Tanrıkulu'dan 'TR705' uyarısı
Tanrıkulu, Wikileaks belgeleriyle ilgili konuştu
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, “Wikileaks belgelerini, 'çamur at izi kalsın' şeklinde mesnetsiz komplo teorileri üretmek için kullanmak, bu cesur medya girişimini lekeyelecek, yanlış bir adımdır” dedi.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Amerikan özel istihbarat şirketi Stratfor’un Türkiye analistlerinden Emre Doğru’yla yaptığı yazışmalarda “TR705” koduyla yer aldığı iddialarına, “Eğer kastedilen ben isem, kendisine aktardığım kanaatler, tamamen medya ve kamuoyu tartışmalarını takip ederek, herhangi bir siyasetçi veya kanaat önderinin, köşe yazarı veya akademisyenin güncel gelişmelere ilişkin görüş oluşturmasından farksız biçimde kendi düşünce ve öngörülerimi ortaya koymamdan ibarettir” karşılığını verdi.
Tanrıkulu özetle şunları söyledi: “Siyasetin aktif olarak içerisinde yer almadan önce de insan hakları, hukuk, politika gibi alanlarda, Türkiye içinden ve dışından birçok medya kuruluşu görüşlerimi almaktaydı. CHP’nin bir üyesi olarak, aktif siyasete girdikten sonra da, görüş talepleri devam etti. Beraber akademik çalışmalarda bulunduğum son derece kıymetli bir hukukçu dostum Prof.Dr. Osman Doğru’nun oğlu olan ve çocukluğundan beri tanıdığım Emre de çeşitli kereler bana, analizlerinde kullanmak için sorular yöneltmiştir.
Düşüncelerimi paylaştım
Bu sorular, diğer uluslar-arası haber kaynaklarının, medya kuruluşlarının yönelttiklerinden farksızdır. Kendisiyle en son aktif siyasete girmeden önce, yaklaşık bir yıl önce görüştüm. Düşüncelerimi paylaştım. Zaten kendisi daha sonra TÜSİAD’ın Washington Temsilcisi oldu.”
------------------------
Yücel Yeşilceli
29 Şubat 2012 16:02
Bırakalım işçi sınıfı partilerinin önderliğindeki politik sistemleri;çağdaş burjuva demokrasisi ile yönetilen herhangi bir ülkede,herhangi bir politik partide benzer olay yaşansa, emin olun yer yerinden oynardı!..
Benim söylediklerim bireye yönelik eleştiriden öte,sisteme yönelik,partilerin refleksleriyle ilgili eleştiridir.
Adı geçen kişi "Düşüncelerimi paylaştım" demesine karşın,YCHP yönetiminin bu konudaki sessizliği düşündürücü.
Kılıçdaroğlu taraftarı arkadaşlar,hemen "vay!.."diye salvolara başlamayın.Bir saptamada bulunuyoruz ve YCHP yönetiminin medyaya yansıyan bu olayı "yok sayma","görmezden gelme","unutturma" anlayışını eleştiriyoruz sadece.
-----------------------------
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Amerikan özel istihbarat şirketi Stratfor’un Türkiye analistlerinden Emre Doğru’yla yaptığı yazışmalarda “TR705” koduyla yer aldığı iddialarına yanıt vermiş olup,söz konusu yanıtı 29 Şubat 2012'de"gerçekgündem.com" sitesinde yayınlandıktan sonra yazının altına aynı gün yaptığım yorumdur.
29 Şubat 2012 Çarşamba
28 Şubat 2012 Salı
CHP'NİN 16. VE 17 KURULTAYLARI BARIŞ YARKADAŞ:"HİÇ KİMSENİN BAHANESİ KALMADI!"
28 Şubat 2012
Barış Yarkadaş
Hiç kimsenin bahanesi kalmadı!
CHP'nin 16. ve 17. Olağanüstü Tüzük Kurultayı'nı adeta bir "genel başkan seçimi" havasına sokan Kılıçdaroğlu ve kurmayları çıtayı farkında olmadan hayli yükseğe çekti. Kılıçdaroğlu'na adeta "yeni seçilmiş" bir genel başkan muamelesi yapan çevresi, böylece beklentileri de yükseltti. Pazar ve Pazartesi günü yapılan tüzük kurultayının içeriğinden farklı bir şekilde yorumlanmasına sebep olan kurmaylar, adeta "zafer sarhoşu" oldu.
Oysa; ortada ne bir zafer var, ne de seçim galibiyeti... Parti içinde farklı görüşlere sahip olan iki kesimin tüzük üzerinden yürüttüğü bilek güreşinde kazansan ne olur, kaybetsen ne... Sonuçta; tüzük kurultayının taraflarının tamamı aynı parti içinde mücadele ediyor. Hayata farklı cephelerden baksalar bile, özünde hepsi CHP'nin ideolojisi etrafında buluşuyor. Bu bağlamda; Kılıçdaroğlu'nun tüzük kurultayında delegeden aldığı desteği abartmak, sanki ilk kez oluyormuş gibi bir hava yaratmak aklımızla alay etmek anlamına geliyor. Unutulmasın ki; aynı delege, Kılıçdaroğlu'na 22 - 23 Mayıs kurultayında da 18 Aralık 2010'daki PM seçiminde de ''tam destek'' vermişti. Delege, o dönem de Önder Sav'ın çizgisinde hareket etmemişti.
Bu tarihsel gerçeği unutursanız, medyadaki köşe yazarlarının CHP üzerine yaptığı sığ yorumlara bakıp kendinizi ''zafer kazanmış" sanarsınız. CHP'nin hayali değil, gerçek zaferlere ihtiyacı var... Örneğin; yerelde ve genelde iktidar olmak gibi... Bu iddianızı kaybeder ve kendinizi "parti içi iktidar"a odaklarsanız, evet bu da bir zafer olur... Ama buna "Pirus Zaferi" denir...
Pazar ve Pazartesi günü yapılan ''duble kurultay'' CHP yönetiminin ''gerçek bir zafer" kazanması için önlerinde hiçbir engel ve bahane bırakmadı. Kılıçdaroğlu ve ekibi, bugüne dek kendilerinden istenen başarıyı sağlayamamalarına Baykal ve Sav'ı gerekçe gösteriyordu. Pazar ve Pazartesi günü Baykal ve Sav'ın ''başarısızlığa mazeret gerekçesi" olmaktan çıktığı görüldü. Baykal, her iki kurultaya da katılmayarak, süreci ''dışarıdan izlemeyi'' tercih etti. Hiçbir yakın arkadaşına "Kurultaya katılmayın" demedi. Baykal'a yakın birçok delege, salona geldi, kurultayın açılması için imza attı. Baykal, kurultay sürecindeki hukuksuzluklara bir tepki olarak, salona gelmedi. Zira; Baykal'ın salona gelmesinin önündeki bir psikolojik engel de Sav ve arkadaşlarıydı. Baykal, eğer genel merkezin düzenlediği ilk günkü kurultaya gelse, ertesi gün yapılacak olana gelmese, yine sıkıntı yaşayacaktı.
Çünkü; ikinci gün yapılan kurultay, Sav ve arkadaşlarınca talep edilmiş ve bunun üzerine toplanmıştı. Baykal'ın ikinci gün yapılan kurultaya gelmesi, "Önder Sav'la birlikte hareket ediyor" görüntüsü verebilirdi. Baykal, bu yüzden daha fazla spekülasyona yol açmamak için iki kurultaya da gitmedi. Sav ve arkadaşlarını başarısızlığa uğratan temel etken ise, hareketin bir liderinin olmamasıydı.
"Lider odaklı" bir toplumda, hareketi sürekleyecek karizmatik bir kişinin öne çıkmaması, Sav ve arkadaşlarının yeterince destek bulamamasına sebep oldu. Eğer Sav ve arkadaşları, Kılıçdaroğlu'nun karşısına karizmatik ve güçlü bir lider adayı çıkartabilse, bu hareket Baykal'ın da desteğini alabilmiş olsaydı, Kılıçdaroğlu'nun koltuğunu koruma olasılığı azalırdı.
Zira; ilk gün kurultayın saat 12.00'ye kadar toplanamaması, milletvekillerinin, kendi illerinin delegelerine sürekli telefon açarak salona davet etmesi, genel başkan yardımcılarının delegeleri telefonla tek tek arayıp ikna etmeye çalışması, sanırım yeterli bir göstergedir... Öyle ki; genel merkez, delegedeki kırgınlık, mutsuzluk ve umutsuzluğu gördüğü için, cumartesi gecesi neredeyse yarım saatte bir "kurultaya çağrı" SMS'i yolladı.
Pazar gecesi ise, genel merkeze yakın vekiller SMS bombardımına tutuldu. Atilla Emek ve Nihad Matkap imzalı SMS'lerde, "Pazartesi günü yapılacak olan kurultayda reddedeceğimiz 3 maddeye ilişkin olarak, delegelerinizi mutlaka bilgilendirin" yazılıydı. Genel Merkez, bu SMS'iyle Kılıçdaroğlu'nun "Ben kimseye telkinde bulunmadım" sözünü de boşa çıkardı. Milletvekilleri, Sav ve arkadaşlarının önerdiği üç maddeye red verilmesi için, delegelere yönelik ''ikna turları'' düzenledi.
Delege de bu turlardan belli ki ikna oldu... Böylece, tüzüğün hiç konuşulmadığı bir kurultay olarak tarihe geçen iki toplantıdan ilginç bir sonuç çıktı. CHP delegesi, ''ön seçim talebi''ni reddetti. Bu yetmiyormuş gibi, genel başkana aşırı yetkiler veren iki maddeyi de onayladı. Genel başkana MYK'yı istediği gibi düzenleme yetkisi veren maddenin değiştirilmesi talebi reddedildi. CHP delegesi, pazartesi günü ''özgür irade"siyle, ''ön seçim istemiyorum, tüm yetkileri genel başkana veriyorum'' demiş oldu.
Artık geriye değil, ileriye bakmak gerek... Duble Kurultay, CHP yönetimi ve tabanı için yeni bir pencere açacak. Seçim öncesi, hiçbir belediye başkan adayı ile milletvekili adayı, "Ben ön seçim istiyorum" diyemeyecek. Zira; yeni tüzükle birlikte, nerede ön seçim yapılıp yapılmayacağına, sayısı 60'a düşürülen ve genel başkanın kontrolünün kolaylaştığı PM karar verecek. Yeni tüzükle; genel merkeze milletvekilliği listesinde 180 kişiyi kontenjan adayı olarak gösterme hakkı da veriliyor. Kazara; ön seçim yapılsa bile, tüzükteki düzenlemeye göre, öncelikli hak kontenjan adaylarının olacak.
Neyse; uzatmayalım... CHP delegesi, iradesini bu yönde koydu, tercihini böyle kullandı..
Çok bilinen bir deyimi, biz de CHP için kullanalım: "Artık önümüzdeki maçlara bakalım..." CHP yönetimi, pazar ve pazartesi günü yapılan kurultay sonrası, artık hiçbir mazeretin arkasına sığınamaz. Kılıçdaroğlu ve arkadaşları, tüzük kurultayını "genel başkan seçimi" havasına soktu ve medya da öyle yansıttı. Madem kurultayda tüzük için verilen oylar, adeta bir güven oyu olarak kabul ediliyor, o halde buyrun bu güvenin hakkını verin. CHP tabanı, sizden iktidar bekliyor. İlk sınav, TBMM çatısı altında verilecek. CHP'nin AKP iktidarına karşı ortaya koyacağı direniş çizgisi, bu muhalefete halkı ve örgütleri katabilme başarısı, yerel seçimler için de zemin oluşturacak.
Gerçek Gündem, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da CHP'yi yakından takip edecek. "Eğriye eğri, doğruya doğru" demeyi sürdürecek. CHP Milletvekili Aydın Ayaydın, hakkımızda 100 Bin TL'lik dava açsa da; CHP Genel Merkezi "Bu siteyi okumayın" diye bildiri yazsa da bizim açımızdan değişen birşey olmayacak. Bizim görevimiz, kamuyu aydınlatmak ve bilgi sahibi yapmak...
Eğer Gerçek Gündem, tüzük taslağı hazırlanırkan uyarmamış olsa, bugün CHP bir garabetle karşı karşıya kalacaktı. Kılıçdaroğlu, MYK'ya ''seçilmemiş'' üç kişiyi almak istiyordu. Gerçek Gündem, ''Bunu yapamazsınız, bu SPY'ye ve siyasi etiğe aykırı" dedi, CHP yanlıştan döndü. Keza, muhaliflerin ortaya koyduğu bir maddeye de Gerçek Gündem destek verdi.
362 imzacı, , CHP örgütlerine hazine yardımının yüzde 40'ının verilmesini istiyordu. Yayınlarımızda bu haklı talebi öne çıkardık ve destek verdik. CHP örgütleri, böylece artık İdari - Mali İşler'den Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı'nın kapısına gitmekten kurtuldu. Bu madde; uygulandığı taktirde, CHP örgütlerini de özgürleştirecektir. İl ve İlçe Başkanı'nı genel merkeze tabi kılma ve "parayla terbiye etme" dönemi kapanacaktır.
Gerçek Gündem bunları yazdığı için, genel merkez yöneticileri kızıyor, küsüyor, sitem ediyor. Ama her geçen gün genişleyen okur tabanımız, bize yönelik desteğini sürdürüyor. Bunu, CHP Kurultayları'nda bir kez daha gördüm.
İki kurultayda da yüzlerce okur, onlarca milletvekili ve parti yöneticisiyle konuştum. Sitem edenler, "Yazdıklarınız doğru, ama keşke yazmayıp genel merkeze anlatsanız" görüşünü ortaya koydu. Bazı okurlarımız ise, "Yazmanızda fayda var, tüzüğe ilişkin her şeyi sizden öğrendik" dedi. Demek ki; Ankara'da genel merkez penceresinden hayata bakmak, gördüğünüz her şeyin ''gerçek'' olduğu anlamına gelmiyor...
Uzun lafın kısası: Artık Kılıçdaroğlu'nun bir bahanesi kalmadı. Delege, Kılıçdaroğlu ve kurmaylarına tarihsel bir misyon biçti. Umarız bu misyon, Haziran ayında yapılacağı söylenen genel başkan ve PM seçimi için heba edilmez. CHP önümüzdeki üç ayı, yine PM ve genel başkan seçimi için heba ederse, halkın açtığı ve azalmaya başlayan kredinin de tükendiği görülecek. Salona umutsuz ve mutsuz bir halde gelen delegenin ruh hali, bunun en somut göstergesi..
--------------------
Yücel Yeşilceli
28 Şubat 2012 13:20
Bu yazıyı,özellikle aşağıdaki parağrafı YCHP tarihine not düşmek adına ve yarının ağlaşanları-sızlananları için mutlaka,ama mutlaka saklayın.
Eleştirdikleri AKP gibi,demokrasilerde olmaması gereken yetkilerle donatıp,kendi elleriyle genel başkanı "tek seçici" yapan delegeler;yerel ve genel seçimlerdeki sızlanmalarına,ağlaşmalarına verilecek yanıt bu parağraftır.
" Delege de bu turlardan belli ki ikna oldu... Böylece, tüzüğün hiç konuşulmadığı bir kurultay olarak tarihe geçen iki toplantıdan ilginç bir sonuç çıktı. CHP delegesi, ''ön seçim talebi''ni reddetti. Bu yetmiyormuş gibi, genel başkana aşırı yetkiler veren iki maddeyi de onayladı. Genel başkana MYK'yı istediği gibi düzenleme yetkisi veren maddenin değiştirilmesi talebi reddedildi. CHP delegesi, pazartesi günü ''özgür irade"siyle, ''ön seçim istemiyorum, tüm yetkileri genel başkana veriyorum'' demiş oldu."
Çok aydınlatıcı bir yazı Barış Bey, kaleminize sağlık.
Barış Yarkadaş
Hiç kimsenin bahanesi kalmadı!
CHP'nin 16. ve 17. Olağanüstü Tüzük Kurultayı'nı adeta bir "genel başkan seçimi" havasına sokan Kılıçdaroğlu ve kurmayları çıtayı farkında olmadan hayli yükseğe çekti. Kılıçdaroğlu'na adeta "yeni seçilmiş" bir genel başkan muamelesi yapan çevresi, böylece beklentileri de yükseltti. Pazar ve Pazartesi günü yapılan tüzük kurultayının içeriğinden farklı bir şekilde yorumlanmasına sebep olan kurmaylar, adeta "zafer sarhoşu" oldu.
Oysa; ortada ne bir zafer var, ne de seçim galibiyeti... Parti içinde farklı görüşlere sahip olan iki kesimin tüzük üzerinden yürüttüğü bilek güreşinde kazansan ne olur, kaybetsen ne... Sonuçta; tüzük kurultayının taraflarının tamamı aynı parti içinde mücadele ediyor. Hayata farklı cephelerden baksalar bile, özünde hepsi CHP'nin ideolojisi etrafında buluşuyor. Bu bağlamda; Kılıçdaroğlu'nun tüzük kurultayında delegeden aldığı desteği abartmak, sanki ilk kez oluyormuş gibi bir hava yaratmak aklımızla alay etmek anlamına geliyor. Unutulmasın ki; aynı delege, Kılıçdaroğlu'na 22 - 23 Mayıs kurultayında da 18 Aralık 2010'daki PM seçiminde de ''tam destek'' vermişti. Delege, o dönem de Önder Sav'ın çizgisinde hareket etmemişti.
Bu tarihsel gerçeği unutursanız, medyadaki köşe yazarlarının CHP üzerine yaptığı sığ yorumlara bakıp kendinizi ''zafer kazanmış" sanarsınız. CHP'nin hayali değil, gerçek zaferlere ihtiyacı var... Örneğin; yerelde ve genelde iktidar olmak gibi... Bu iddianızı kaybeder ve kendinizi "parti içi iktidar"a odaklarsanız, evet bu da bir zafer olur... Ama buna "Pirus Zaferi" denir...
Pazar ve Pazartesi günü yapılan ''duble kurultay'' CHP yönetiminin ''gerçek bir zafer" kazanması için önlerinde hiçbir engel ve bahane bırakmadı. Kılıçdaroğlu ve ekibi, bugüne dek kendilerinden istenen başarıyı sağlayamamalarına Baykal ve Sav'ı gerekçe gösteriyordu. Pazar ve Pazartesi günü Baykal ve Sav'ın ''başarısızlığa mazeret gerekçesi" olmaktan çıktığı görüldü. Baykal, her iki kurultaya da katılmayarak, süreci ''dışarıdan izlemeyi'' tercih etti. Hiçbir yakın arkadaşına "Kurultaya katılmayın" demedi. Baykal'a yakın birçok delege, salona geldi, kurultayın açılması için imza attı. Baykal, kurultay sürecindeki hukuksuzluklara bir tepki olarak, salona gelmedi. Zira; Baykal'ın salona gelmesinin önündeki bir psikolojik engel de Sav ve arkadaşlarıydı. Baykal, eğer genel merkezin düzenlediği ilk günkü kurultaya gelse, ertesi gün yapılacak olana gelmese, yine sıkıntı yaşayacaktı.
Çünkü; ikinci gün yapılan kurultay, Sav ve arkadaşlarınca talep edilmiş ve bunun üzerine toplanmıştı. Baykal'ın ikinci gün yapılan kurultaya gelmesi, "Önder Sav'la birlikte hareket ediyor" görüntüsü verebilirdi. Baykal, bu yüzden daha fazla spekülasyona yol açmamak için iki kurultaya da gitmedi. Sav ve arkadaşlarını başarısızlığa uğratan temel etken ise, hareketin bir liderinin olmamasıydı.
"Lider odaklı" bir toplumda, hareketi sürekleyecek karizmatik bir kişinin öne çıkmaması, Sav ve arkadaşlarının yeterince destek bulamamasına sebep oldu. Eğer Sav ve arkadaşları, Kılıçdaroğlu'nun karşısına karizmatik ve güçlü bir lider adayı çıkartabilse, bu hareket Baykal'ın da desteğini alabilmiş olsaydı, Kılıçdaroğlu'nun koltuğunu koruma olasılığı azalırdı.
Zira; ilk gün kurultayın saat 12.00'ye kadar toplanamaması, milletvekillerinin, kendi illerinin delegelerine sürekli telefon açarak salona davet etmesi, genel başkan yardımcılarının delegeleri telefonla tek tek arayıp ikna etmeye çalışması, sanırım yeterli bir göstergedir... Öyle ki; genel merkez, delegedeki kırgınlık, mutsuzluk ve umutsuzluğu gördüğü için, cumartesi gecesi neredeyse yarım saatte bir "kurultaya çağrı" SMS'i yolladı.
Pazar gecesi ise, genel merkeze yakın vekiller SMS bombardımına tutuldu. Atilla Emek ve Nihad Matkap imzalı SMS'lerde, "Pazartesi günü yapılacak olan kurultayda reddedeceğimiz 3 maddeye ilişkin olarak, delegelerinizi mutlaka bilgilendirin" yazılıydı. Genel Merkez, bu SMS'iyle Kılıçdaroğlu'nun "Ben kimseye telkinde bulunmadım" sözünü de boşa çıkardı. Milletvekilleri, Sav ve arkadaşlarının önerdiği üç maddeye red verilmesi için, delegelere yönelik ''ikna turları'' düzenledi.
Delege de bu turlardan belli ki ikna oldu... Böylece, tüzüğün hiç konuşulmadığı bir kurultay olarak tarihe geçen iki toplantıdan ilginç bir sonuç çıktı. CHP delegesi, ''ön seçim talebi''ni reddetti. Bu yetmiyormuş gibi, genel başkana aşırı yetkiler veren iki maddeyi de onayladı. Genel başkana MYK'yı istediği gibi düzenleme yetkisi veren maddenin değiştirilmesi talebi reddedildi. CHP delegesi, pazartesi günü ''özgür irade"siyle, ''ön seçim istemiyorum, tüm yetkileri genel başkana veriyorum'' demiş oldu.
Artık geriye değil, ileriye bakmak gerek... Duble Kurultay, CHP yönetimi ve tabanı için yeni bir pencere açacak. Seçim öncesi, hiçbir belediye başkan adayı ile milletvekili adayı, "Ben ön seçim istiyorum" diyemeyecek. Zira; yeni tüzükle birlikte, nerede ön seçim yapılıp yapılmayacağına, sayısı 60'a düşürülen ve genel başkanın kontrolünün kolaylaştığı PM karar verecek. Yeni tüzükle; genel merkeze milletvekilliği listesinde 180 kişiyi kontenjan adayı olarak gösterme hakkı da veriliyor. Kazara; ön seçim yapılsa bile, tüzükteki düzenlemeye göre, öncelikli hak kontenjan adaylarının olacak.
Neyse; uzatmayalım... CHP delegesi, iradesini bu yönde koydu, tercihini böyle kullandı..
Çok bilinen bir deyimi, biz de CHP için kullanalım: "Artık önümüzdeki maçlara bakalım..." CHP yönetimi, pazar ve pazartesi günü yapılan kurultay sonrası, artık hiçbir mazeretin arkasına sığınamaz. Kılıçdaroğlu ve arkadaşları, tüzük kurultayını "genel başkan seçimi" havasına soktu ve medya da öyle yansıttı. Madem kurultayda tüzük için verilen oylar, adeta bir güven oyu olarak kabul ediliyor, o halde buyrun bu güvenin hakkını verin. CHP tabanı, sizden iktidar bekliyor. İlk sınav, TBMM çatısı altında verilecek. CHP'nin AKP iktidarına karşı ortaya koyacağı direniş çizgisi, bu muhalefete halkı ve örgütleri katabilme başarısı, yerel seçimler için de zemin oluşturacak.
Gerçek Gündem, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da CHP'yi yakından takip edecek. "Eğriye eğri, doğruya doğru" demeyi sürdürecek. CHP Milletvekili Aydın Ayaydın, hakkımızda 100 Bin TL'lik dava açsa da; CHP Genel Merkezi "Bu siteyi okumayın" diye bildiri yazsa da bizim açımızdan değişen birşey olmayacak. Bizim görevimiz, kamuyu aydınlatmak ve bilgi sahibi yapmak...
Eğer Gerçek Gündem, tüzük taslağı hazırlanırkan uyarmamış olsa, bugün CHP bir garabetle karşı karşıya kalacaktı. Kılıçdaroğlu, MYK'ya ''seçilmemiş'' üç kişiyi almak istiyordu. Gerçek Gündem, ''Bunu yapamazsınız, bu SPY'ye ve siyasi etiğe aykırı" dedi, CHP yanlıştan döndü. Keza, muhaliflerin ortaya koyduğu bir maddeye de Gerçek Gündem destek verdi.
362 imzacı, , CHP örgütlerine hazine yardımının yüzde 40'ının verilmesini istiyordu. Yayınlarımızda bu haklı talebi öne çıkardık ve destek verdik. CHP örgütleri, böylece artık İdari - Mali İşler'den Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı'nın kapısına gitmekten kurtuldu. Bu madde; uygulandığı taktirde, CHP örgütlerini de özgürleştirecektir. İl ve İlçe Başkanı'nı genel merkeze tabi kılma ve "parayla terbiye etme" dönemi kapanacaktır.
Gerçek Gündem bunları yazdığı için, genel merkez yöneticileri kızıyor, küsüyor, sitem ediyor. Ama her geçen gün genişleyen okur tabanımız, bize yönelik desteğini sürdürüyor. Bunu, CHP Kurultayları'nda bir kez daha gördüm.
İki kurultayda da yüzlerce okur, onlarca milletvekili ve parti yöneticisiyle konuştum. Sitem edenler, "Yazdıklarınız doğru, ama keşke yazmayıp genel merkeze anlatsanız" görüşünü ortaya koydu. Bazı okurlarımız ise, "Yazmanızda fayda var, tüzüğe ilişkin her şeyi sizden öğrendik" dedi. Demek ki; Ankara'da genel merkez penceresinden hayata bakmak, gördüğünüz her şeyin ''gerçek'' olduğu anlamına gelmiyor...
Uzun lafın kısası: Artık Kılıçdaroğlu'nun bir bahanesi kalmadı. Delege, Kılıçdaroğlu ve kurmaylarına tarihsel bir misyon biçti. Umarız bu misyon, Haziran ayında yapılacağı söylenen genel başkan ve PM seçimi için heba edilmez. CHP önümüzdeki üç ayı, yine PM ve genel başkan seçimi için heba ederse, halkın açtığı ve azalmaya başlayan kredinin de tükendiği görülecek. Salona umutsuz ve mutsuz bir halde gelen delegenin ruh hali, bunun en somut göstergesi..
--------------------
Yücel Yeşilceli
28 Şubat 2012 13:20
Bu yazıyı,özellikle aşağıdaki parağrafı YCHP tarihine not düşmek adına ve yarının ağlaşanları-sızlananları için mutlaka,ama mutlaka saklayın.
Eleştirdikleri AKP gibi,demokrasilerde olmaması gereken yetkilerle donatıp,kendi elleriyle genel başkanı "tek seçici" yapan delegeler;yerel ve genel seçimlerdeki sızlanmalarına,ağlaşmalarına verilecek yanıt bu parağraftır.
" Delege de bu turlardan belli ki ikna oldu... Böylece, tüzüğün hiç konuşulmadığı bir kurultay olarak tarihe geçen iki toplantıdan ilginç bir sonuç çıktı. CHP delegesi, ''ön seçim talebi''ni reddetti. Bu yetmiyormuş gibi, genel başkana aşırı yetkiler veren iki maddeyi de onayladı. Genel başkana MYK'yı istediği gibi düzenleme yetkisi veren maddenin değiştirilmesi talebi reddedildi. CHP delegesi, pazartesi günü ''özgür irade"siyle, ''ön seçim istemiyorum, tüm yetkileri genel başkana veriyorum'' demiş oldu."
Çok aydınlatıcı bir yazı Barış Bey, kaleminize sağlık.
19 Şubat 2012 Pazar
KURULTAYA YAKIN CHP'Lİ KADINLARIN DÖVÜLMESİ VE GERÇEK GÜNDEM'İN KILIÇDAROĞLU'NA ÇAĞRISI
18 Şubat 2012
Barış Yarkadaş
'Sırtlarını sıvazlamayın' Kemal Bey!
Cuma günü öğlen saatlerinde arayan bir kadın, "Barış Bey, ben sizin okurunuzum. Bize sahip çıkacak kimse yok. Sesimizi size duyurmak istedik" dedi. Heyecanlı olduğunu hissettiğim ancak buna rağmen neden 'fısıldayarak' konuştuğunu anlamayamadığım kadına kim olduğunu ve beni neden aradığını sordum. Tabii neden 'fısıldayarak' konuştuğunu da...
Telefonun ucundaki kadın, hızla anlatmaya başladı: "Barış Bey, ben CHP Ankara - Yenimahalle İlçe Örgütü üyesiyim. Şu an CHP Genel Merkezi'ndeyim. Bize az önce Yenimahalle İlçe Binası'nda feci bir şekilde dayak attılar. Bir arkadaşımızın kocası boğulma tehlikesi geçirdi. Boğazını sıktılar. Ben şu an sizi genel merkezin dördüncü katındaki tuvaletten arıyorum. Sizinle konuştuğumu kimse bilsin istemiyorum."
CHP'li kadının anlattıklarını dinlerken, dehşete kapıldım. Diyaloğu sorularla derinleştirip ne olup bittiğini anlamaya çalıştım. Zira; kadının anlattıkları 'münferit' bir vaka'ya benzemiyor, büyük çaplı bir rezaletin izlerini taşıyordu. Yanılmamıştım... Dayak yiyen kadının biraz sonra anlatacakları, "Bu kadar da olmaz!" dedirtecek cinstendi: "Barış Bey, biz bugün ilçe yöneticileriyle görüşmek ve delege seçimlerindeki yanlışlıklara itiraz etmek için partiye gittik. İlçe Başkanımız bizimle tam iki haftadır görüşmüyor. Delegeler masa başında yazılıyor. Bugüne kadar partiye hiç emek vermemiş kişiler ödüllendiriliyor. Bunlara itiraz eden bizlere, 15 kadına önce koridorda küfür etti bazı yöneticiler. Bize 'O...' bile dediler. Bizi de Kemal Bey yönetime atadı. Hepimiz Kemal Bey'e destek veriyoruz."
Doğrusu, kadını dinledikçe ne yapacağımı şaşırıyordum... Bu yüzden, soru sormayı kestim ve "sansürsüz" bir şekilde anlatmasına fırsat verdim: "Bize Yenimahalle İlçe Binası'nda önce küfür ettiler. Buna tepki gösterince, koridorda saldırdılar. Yanımızda sadece bir erkek vardı. O da bir arkadaşımızın kocasıydı. O'nun da boğazını sıktılar. Adam neredeyse boğuluyordu. Bu yetmiyormuş gibi, bir arkadaşımızın parmağı kırıldı. Göğüs kanseri tedavisi gören bir kadın arkadaşımızın kolları morartıldı. Bize önce saldırıp daha sonra Gençlik Kolları'nın odasına soktular. Hepimizi tehdit ettiler. Partiye bir daha gelmememizi söylediler. Yaşadıklarımız tam bir dehşetti. Hatta bazı arkadaşlarımız, bize saldıranlar içinde silahlı kişilerin olduğunu da söyledi. Hem korktuk, hem üzüldük."
Bunları bana anlatan CHP'li kadın üye, yaşanan saldırı sonrası komşuların "CHP binasında kadınları öldürüyorlar" diyerek polise haber verdiğini de ifade etti. Sesinden çok üzgün olduğu belli olan kadın üye, "Binaya 30'un üstünde polis geldi. Polis, olaya ilişkin ifadelerimizi aldı. Hepimiz şikayetçi olduk. Tutanaklara imza atarken, hem genel merkezden, hem de Ankara İl Başkanlığı'ndan aradılar bizi. Şikayetçi olmamamızı, sorunu parti içinde çözmemiz gerektiğini söylediler. Parti zarar görmesin diye, tutanaklara imza atmadık" dedi.
Yaşananları anlatan kadın, CHP ilçe binasındaki rezaletin, daha büyük bir faciaya dönüşmesinin ise "sağduyu" sayesinde engellendiğini anlattı. Kadının anlattıklarına göre, dayak yiyen bir CHP'li kadın, durumu eşine telefonla aktarıyor. Bunun üzerine, kadının eşi ile akrabaları da ilçe binasına geliyor. Dayak atan partililer de akrabalarını binaya çağırınca, kavga alevleniyor. 35'e yakın erkek, ilçe binasında kavga ediyor. Kadınların feryatları üzerine, kavga bitiriliyor.
Dayak yiyen kadın üye, sonraki gelişmeleri ise şöyle özetledi: "Bu rezaletin ardından, polisi çağırmışlar. Polis geldi konuştuk. Polis ilçe binasından ayrılırken, şikayetçi olmak istemediğimiz taktirde, karakola gelebileceğimizi söyledi. Bunun ardından, hızla genel merkez binasına doğru yola çıktık. Çünkü bugün (cuma-bn) Parti Meclisi toplantısı vardı. Sesimizi hem genel başkana hem de PM üyelerine duyurmak istedik."
CHP'nin 4. katındaki tuvaletten ''fısıldayarak'' konuşan ve kimliğinin açığa çıkmasını istemeyen mağdur kadın, yaşadığı hayal kırıklığını dile getirirken, "Bunu bir tek siz yazabilirsiniz. Siz yazmazsanız, dayağı ört bas edecekler" diyordu. Kadının hayal kırıklığı yaşamasının sebebi ise şuydu: "Barış Bey, az önce genel merkeze geldik. Güvenlik görevlisini de aşarak dördüncü kata çıktık. Parti Meclisi'nin toplandığı salonun önündeyiz. Genel başkanla görüşmek istediğimizi söyledik. Korumalar izin vermek istemiyor. Tartışma yaşanınca, içeriden Kadın Kolları Başkanımız Deniz Pınar Atılgan, Nihad Matkap, Mesut Değer ve Zuhal Samlı çıktı. Deniz Hanım'a genel başkanla görüşmek istediğimizi söyledik, olayı anlattık. Deniz Hanım, bize, her önüme geleni genel başkanla görüştürmem, cevabını verdi. Çok üzüldük. Biz delege seçimlerini sorduğumuz için dayak yedik. Bu tavrı kabul edemiyoruz."
Bu rezalate ilişkin ayrıntıları Gerçek Gündem.com'da okuduğunuz için, dayak yiyen kadının anlatımlarına daha fazla yer vermiyorum. CHP binasında yaşanan ve ''dayak'' boyutunu aşıp "İŞKENCE"ye dönüşen bu saldırı karşısında, aslında ne söyleyeceğimi de bilemiyorum.
Zira; CHP Genel Merkezi'nin hala hiçbir şey olmamış gibi davranması ve dayak atanları korumaya çalışan bir politika izlemesi karşısında, hayal kırıklığımın daha da derinleştiğini hissediyorum...
Bir düşünün; CHP için gecesini gündüzüne katıp cebindeki son kuruşu dahi partisine harcayan kadınlar, ''mahalle delegeliği" üzerine konuşmak istedikleri partilerinin yöneticilerinden dayak yiyor. Dayak, işkence boyutuna dönüşüyor... CHP Genel Merkezi ise, bu rezaletin sorumlularını bulmak yerine, kadınları tek tek arayıp "Bilgileri Gerçek Gündem'e siz mi verdiniz, niye verdiniz?" diye soruyor. Genel Merkez yönetimi, bununla da yetinmiyor; CHP'yi takip eden muhabirleri arayıp "Haberi yazmamaları"nı rica ediyor.
Oysa; yapmaları gereken, işkenceyi ört bas etmeye çalışmak değil, sorumluları ortaya çıkartarak, cezalarını vermekti... CHP Genel Merkezi, bunu yapmadı. Bir süre önce yönetime atadığı kişileri ''koruma'' yolunu seçerek, utanca ortak olma yolunda adım attı...
Kuşkusuz; bu da bir tercihtir... Ama saygı duyulabilecek bir tercih değildir. CHP Genel Merkezi, 15 kadına parti binasında dayak atan kişileri koruma yolunu seçmiş, dayak yiyen kadınlar ile dayak atan erkekleri ''uzlaştırma''ya çalışmıştır. Bu anlayış, parti içi demokrasiyi, adaleti ve hukuku tesis edemez.
Tabii bu olaylar yaşanırken, acı ve trajik olanı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun içeride yaptığı konuşmanın ayaklarının yere basmamasıdır. Kılıçdaroğlu, tüzük tartışmaları üzerine konuşma yaparken, "parti içi demokrasi"den dem vuruyor, dışarıdaki kadınların feryatlarını ise duymazdan gelmeyi tercih ediyordu. Bunun kadar trajik olan bir yan ise şuydu: Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan'ın yeni MİT Yasası'yla birlikte, "tetikçilerin sırtını sıvazlayacağı"nı söylüyordu.
Hayat, Kılıçdaroğlu'nun bu sözlerinde ve eleştirilerinde ne denli samimi olup olmadığını cumartesi günü test edecek. Erdoğan'ı ''tetikçilerin sırtını sıvazlamak''la itham eden Kılıçdaroğlu, acaba kendi atadığı Yenimahalle yönetiminin çeteci yöntemlerine karşı hangi tavrı gösterecek! Bakalım, kendisi için dayak atan çetecilerin "sırtını sıvazlayıp" yoluna devam mı edecek, yoksa ilçe yönetimini görevden alıp haklarında soruşturma açılmasına mı karar verecek?
Kemal Kılıçdaroğlu, ilçe binasındaki işkenceye göz yumduğu taktirde, artık söylenebilecek hiçbir şey yoktur. Orada dayak yiyen kadınların acılarını hissetmeyen MYK üyeleri de bu rezalet karşısında tavır almadıkları sürece, samimi olmadıkları ortaya çıkacaktır. Dayak yiyen kadınlar hakkında şaibe yaratmaya ve işkencelerine meşruiyet aramaya çalışan aşağılık kişilere karşı susmak, o işkenceye ortak olmak demektir.
CHP yönetiminin, işkenceye karşı tavır alamayacağının ilk işareti aslında dün gece ortaya çıktı. ''Kılıçdaroğlu'na uygun örgüt yaratma" modelini hayata geçirmeye çalışan Yenimahalle İlçe Örgütü'nün arkasında duran Genel Merkez, işi gücü bıraktı, Gerçek Gündem'i yalanlamaya çalıştı! Üstelik, bu yalanlamayı yaparken, ne dedikleri ve neye itiraz ettikleri bile anlaşılamadı...
CHP Sözcüsü Birgül Ayman Güler, cuma gecesi saat 22.00 sıralarında cep telefonumdan aradı. Güler, "Size bir tekzip yolladım, yayımlamanızı rica ediyorum" dedi. Güler'e "Hangi konuda?" diye sordum.
CHP sözcüsü, "PM önünde bir tartışma yaşanmamış, toplantımız yarıda kalmamıştır" cevabını verdi. Doğrusu çok şaşırdım... Güler'in "dayağı yalanlayacağı"nı sanarken, "PM önünde tartışma olmadı" diye tekzip yollamasına anlam veremedim. Tekzibi yayımlayacağımı söyledikten sonra, "Ben dayağı yalanlayacağınızı sanmıştım, demek ki dayak olayını doğruluyorsunuz" dedim. Güler, "Onunla ilgili soruşturma yapıyoruz" cevabını verdi.
Güler'in CHP adına yolladığı ''tekzib''i hukuki bir zorunluluğumuz olmadığı halde, "cevap hakkına saygının gereği" olarak yayımladık. Yayımlarken, aklımıza CHP'nin bize yönelik yayımladığı o meşhur bildiri de geldi. hani şu; "Gerçek Gündem'i okumayın, okutmayın..." içerikli o utanç bildirisi... Dün gece yollanan tekziple birlikte, en sıkı okurlarımızın CHP Genel Merkez yöneticileri olduğu birkez daha anlaşıldı. CHP yönetimi, ''Okumayın'' dediği siteye, resmi açıklama yollayarak tarihe bir kez daha geçti.
Tabii bunlar bizim açımızdan hiç mi hiç önemli değil... CHP'nin 'bir ileri - iki geri'' tavrı artık kurumsal politikası haline geldi. Bu yüzden, CHP'nin gece yarısı tekzibinin zerre kadar hükmü de yok, inandırıcılığı da...
Unutmayın ki; 95 kişinin şahit olduğu bir tartışmayı yalanlamaya çalışmak, o bilidiriye imza atan kişileri gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz...
Bunları geçelim ve ciddi ve yakıcı soruna dönelim:
CHP Yenimahalle İlçe Örgütü'nde, bazıları Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkan seçilmesinin ardından partiye üye olan 15 kadın dayak yemiş, işkence görmüş sözlü ve fiziki saldırıya maruz kalmıştır. Hiçbir ama hiçbir gerekçe, o kadınların dayak yemesini meşru kılmaz. CHP yönetimi, kendi atadığı ilçe örgütünün arkasında durursa, bu tavır, "eşkıyalığın ve çeteciliğin" CHP'de kurumsallaşmasının da önünü açacaktır. Kılıçdaroğlu, kendi atadığı yönetimin "sırtını sıvazlayacak" eleştirdiği Erdoğan'la aynı çizgide bulaşacaktır. Yok eğer, gereken yapılır ve ilçe yönetimine ceza verilirse, bu rezalet, ''münferit" bir olay olarak tarihteki yerini alacaktır.
CHP yönetiminin ne yapacağını hep birlikte göreceğiz. Kılıçdaroğlu, "kendine uygun bir örgüt yaratma'' sevdasına kapıldığından beri, gözü ne hukuku görüyor, ne adaleti... Delege çoğunluğunu sağlama alma adına yapılan her türlü hukuksuzluğa göz yuman Kılıçdaroğlu, evet belki koltuğunu sağlamlaştırıyor ama adaletten ve hukuktan da bir o kadar uzaklaşıyor.
Şu CHP'nin içine düştüğü duruma bakar mısınız!
CHP ilçe binasında içlerinde 30 senelik partililer bile olan 15 kadına dayak atılıyor, CHP'nin anlı - şanlı MYK üyeleri, milletvekilleri, PM üyeleri, boyunlarını deve kuşu gibi toprağa gömüyor!
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun, kadınları döven partililerin sırtlarını sıvazlayan koltuk sevdalılarına...
*************************
Yücel Yeşilceli
19 Şubat 2012 09:15
(1)
Son yıllarda iki sözcük günlük yaşamımızın vazgeçilmezlerinden.Birincisi "küreselleşme" diğeri "yeni."Yeni sözcüğünün isim babasının kim olduğunu değerli Barış Doster Gerçek Gündem'in Serbest Kürsü köşesinde, "Emperyalizmin Cilalı Sözcükleri" başlıklı yazısında vermiş.YCHP'li kadınlara yapılan kötü muamele ile ilgisi yokmuş gibi gözükse de,ben küreselleşme sözcüğünün üzerinde biraz duracağım.
TESEV raporlarında sık geçen "küreselleşme" sözcüğüne taktım! Nedir bu küreselleşme? Dünyaya tam eğemen olmak isteyen emperyalizmin, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını, peşkeş çekebilmek,sömürgecilik kavramını perdelemek için ortaya attıkları kurda kuzu postu giydirme kurnazlığıdır küreselleşme.Yani emperyalizmin topsuz-tüfeksiz, mazlum bir ülkenin tüm zenginliklerini sömürmesinin kavram kurnazlıkları ile gizlenmesidir!
Başka bir anlatımla,ne bizim yerli Pancar Motor'un(iflas etti) ne de Sümerbank(haraç-mezat satıldı) mamüllerinin uluslararası piyasalarda tanıtılması,müşteri bulması hikayesi değildir küreselleşme.
SOROS'un yıllık bütçesinin yüzde yirmisini sağladığı TESEV ne yapıyor? "Küresel sermaye"nin çıkarlarına hizmet ediyor!Küresel sermaye kavramını en yalın anlamını yukarıda belirttik.TESEV'deki figürlere bakınca nedense insanın hiç şaşırası gelmiyor,Etyen Mahcupyan'ından,Can Paker'ine kadar... Nasıl da ülke bütünlüğünü ve bağımsızlığını(!) savunuyorlar değil mi! TESEV'in amacının Türkiye'nin sıçrama yapması,kalkınması değil;küresel talancılara alan yaratmak,sermayenin vatanı yoktur mantığından hareketle,ülke zenginliklerini ele geçirmedeki engelleri bir bir ortadan kaldırıaraktan ibarettir.
--------------
Yücel Yeşilceli
19 Şubat 2012 09:18
(2)
Kabak tadı verdi,"Kılıçdaroğlu küresel soyguncuların finansörlüğünü yaptığı TESEV'den neden ayrılmıyor?" demiyeceğim artık.Özgür iradesi ile tercihini yapmış... Yolunu seçmiş ve TESEV'den ayrılmayacağını deklere etmiştir. Benim asıl şaşırdığım;kendisine ilerici-yurtsever,sosyal demokrat,sosyalist,devrimci,anti emperyalist diyen kimi insanların, emperyalizme karşı ülke bütünlüğünü savunanlara faşist,ırkçı,statükocu gibi aşağılayıcı sözcüklerle suçlamalarda bulunmalarına ve bu net fotoğrafa rağmen,sırf Cumhuriyet'in ilk kuruluş yıllarındaki kimi bölgesel yaşanmışlıklara vurgu yatı diye devrimciliklerini,sosyalistliklerini,ilericiliklerini,sosyal demokratlıklarını bir kenara bırakıp;SOROS'a ve uzantısı TESEV'e tek kelime etmemeleri,görmezden gelinip dolaylı destek olmaları!..
Arkadaşlar, Barış Yarkadaş'ın vurguladığı gibi, TESEV kanarya sevenler derneği değil,küresel sermayenin ülkeyi dizayn etmedeki en önemli kollarındandır.İşte susarak onayladığınız böylesine bir yapıdır.
---------------------------
Gerçek Gündem Genel Yayın Yönetmeni Barış Yarkadaş'ın Kılıçdaroğlu'na çağrısı ve adı geçen yazıya yaptığım yorumdur.
Barış Yarkadaş
'Sırtlarını sıvazlamayın' Kemal Bey!
Cuma günü öğlen saatlerinde arayan bir kadın, "Barış Bey, ben sizin okurunuzum. Bize sahip çıkacak kimse yok. Sesimizi size duyurmak istedik" dedi. Heyecanlı olduğunu hissettiğim ancak buna rağmen neden 'fısıldayarak' konuştuğunu anlamayamadığım kadına kim olduğunu ve beni neden aradığını sordum. Tabii neden 'fısıldayarak' konuştuğunu da...
Telefonun ucundaki kadın, hızla anlatmaya başladı: "Barış Bey, ben CHP Ankara - Yenimahalle İlçe Örgütü üyesiyim. Şu an CHP Genel Merkezi'ndeyim. Bize az önce Yenimahalle İlçe Binası'nda feci bir şekilde dayak attılar. Bir arkadaşımızın kocası boğulma tehlikesi geçirdi. Boğazını sıktılar. Ben şu an sizi genel merkezin dördüncü katındaki tuvaletten arıyorum. Sizinle konuştuğumu kimse bilsin istemiyorum."
CHP'li kadının anlattıklarını dinlerken, dehşete kapıldım. Diyaloğu sorularla derinleştirip ne olup bittiğini anlamaya çalıştım. Zira; kadının anlattıkları 'münferit' bir vaka'ya benzemiyor, büyük çaplı bir rezaletin izlerini taşıyordu. Yanılmamıştım... Dayak yiyen kadının biraz sonra anlatacakları, "Bu kadar da olmaz!" dedirtecek cinstendi: "Barış Bey, biz bugün ilçe yöneticileriyle görüşmek ve delege seçimlerindeki yanlışlıklara itiraz etmek için partiye gittik. İlçe Başkanımız bizimle tam iki haftadır görüşmüyor. Delegeler masa başında yazılıyor. Bugüne kadar partiye hiç emek vermemiş kişiler ödüllendiriliyor. Bunlara itiraz eden bizlere, 15 kadına önce koridorda küfür etti bazı yöneticiler. Bize 'O...' bile dediler. Bizi de Kemal Bey yönetime atadı. Hepimiz Kemal Bey'e destek veriyoruz."
Doğrusu, kadını dinledikçe ne yapacağımı şaşırıyordum... Bu yüzden, soru sormayı kestim ve "sansürsüz" bir şekilde anlatmasına fırsat verdim: "Bize Yenimahalle İlçe Binası'nda önce küfür ettiler. Buna tepki gösterince, koridorda saldırdılar. Yanımızda sadece bir erkek vardı. O da bir arkadaşımızın kocasıydı. O'nun da boğazını sıktılar. Adam neredeyse boğuluyordu. Bu yetmiyormuş gibi, bir arkadaşımızın parmağı kırıldı. Göğüs kanseri tedavisi gören bir kadın arkadaşımızın kolları morartıldı. Bize önce saldırıp daha sonra Gençlik Kolları'nın odasına soktular. Hepimizi tehdit ettiler. Partiye bir daha gelmememizi söylediler. Yaşadıklarımız tam bir dehşetti. Hatta bazı arkadaşlarımız, bize saldıranlar içinde silahlı kişilerin olduğunu da söyledi. Hem korktuk, hem üzüldük."
Bunları bana anlatan CHP'li kadın üye, yaşanan saldırı sonrası komşuların "CHP binasında kadınları öldürüyorlar" diyerek polise haber verdiğini de ifade etti. Sesinden çok üzgün olduğu belli olan kadın üye, "Binaya 30'un üstünde polis geldi. Polis, olaya ilişkin ifadelerimizi aldı. Hepimiz şikayetçi olduk. Tutanaklara imza atarken, hem genel merkezden, hem de Ankara İl Başkanlığı'ndan aradılar bizi. Şikayetçi olmamamızı, sorunu parti içinde çözmemiz gerektiğini söylediler. Parti zarar görmesin diye, tutanaklara imza atmadık" dedi.
Yaşananları anlatan kadın, CHP ilçe binasındaki rezaletin, daha büyük bir faciaya dönüşmesinin ise "sağduyu" sayesinde engellendiğini anlattı. Kadının anlattıklarına göre, dayak yiyen bir CHP'li kadın, durumu eşine telefonla aktarıyor. Bunun üzerine, kadının eşi ile akrabaları da ilçe binasına geliyor. Dayak atan partililer de akrabalarını binaya çağırınca, kavga alevleniyor. 35'e yakın erkek, ilçe binasında kavga ediyor. Kadınların feryatları üzerine, kavga bitiriliyor.
Dayak yiyen kadın üye, sonraki gelişmeleri ise şöyle özetledi: "Bu rezaletin ardından, polisi çağırmışlar. Polis geldi konuştuk. Polis ilçe binasından ayrılırken, şikayetçi olmak istemediğimiz taktirde, karakola gelebileceğimizi söyledi. Bunun ardından, hızla genel merkez binasına doğru yola çıktık. Çünkü bugün (cuma-bn) Parti Meclisi toplantısı vardı. Sesimizi hem genel başkana hem de PM üyelerine duyurmak istedik."
CHP'nin 4. katındaki tuvaletten ''fısıldayarak'' konuşan ve kimliğinin açığa çıkmasını istemeyen mağdur kadın, yaşadığı hayal kırıklığını dile getirirken, "Bunu bir tek siz yazabilirsiniz. Siz yazmazsanız, dayağı ört bas edecekler" diyordu. Kadının hayal kırıklığı yaşamasının sebebi ise şuydu: "Barış Bey, az önce genel merkeze geldik. Güvenlik görevlisini de aşarak dördüncü kata çıktık. Parti Meclisi'nin toplandığı salonun önündeyiz. Genel başkanla görüşmek istediğimizi söyledik. Korumalar izin vermek istemiyor. Tartışma yaşanınca, içeriden Kadın Kolları Başkanımız Deniz Pınar Atılgan, Nihad Matkap, Mesut Değer ve Zuhal Samlı çıktı. Deniz Hanım'a genel başkanla görüşmek istediğimizi söyledik, olayı anlattık. Deniz Hanım, bize, her önüme geleni genel başkanla görüştürmem, cevabını verdi. Çok üzüldük. Biz delege seçimlerini sorduğumuz için dayak yedik. Bu tavrı kabul edemiyoruz."
Bu rezalate ilişkin ayrıntıları Gerçek Gündem.com'da okuduğunuz için, dayak yiyen kadının anlatımlarına daha fazla yer vermiyorum. CHP binasında yaşanan ve ''dayak'' boyutunu aşıp "İŞKENCE"ye dönüşen bu saldırı karşısında, aslında ne söyleyeceğimi de bilemiyorum.
Zira; CHP Genel Merkezi'nin hala hiçbir şey olmamış gibi davranması ve dayak atanları korumaya çalışan bir politika izlemesi karşısında, hayal kırıklığımın daha da derinleştiğini hissediyorum...
Bir düşünün; CHP için gecesini gündüzüne katıp cebindeki son kuruşu dahi partisine harcayan kadınlar, ''mahalle delegeliği" üzerine konuşmak istedikleri partilerinin yöneticilerinden dayak yiyor. Dayak, işkence boyutuna dönüşüyor... CHP Genel Merkezi ise, bu rezaletin sorumlularını bulmak yerine, kadınları tek tek arayıp "Bilgileri Gerçek Gündem'e siz mi verdiniz, niye verdiniz?" diye soruyor. Genel Merkez yönetimi, bununla da yetinmiyor; CHP'yi takip eden muhabirleri arayıp "Haberi yazmamaları"nı rica ediyor.
Oysa; yapmaları gereken, işkenceyi ört bas etmeye çalışmak değil, sorumluları ortaya çıkartarak, cezalarını vermekti... CHP Genel Merkezi, bunu yapmadı. Bir süre önce yönetime atadığı kişileri ''koruma'' yolunu seçerek, utanca ortak olma yolunda adım attı...
Kuşkusuz; bu da bir tercihtir... Ama saygı duyulabilecek bir tercih değildir. CHP Genel Merkezi, 15 kadına parti binasında dayak atan kişileri koruma yolunu seçmiş, dayak yiyen kadınlar ile dayak atan erkekleri ''uzlaştırma''ya çalışmıştır. Bu anlayış, parti içi demokrasiyi, adaleti ve hukuku tesis edemez.
Tabii bu olaylar yaşanırken, acı ve trajik olanı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun içeride yaptığı konuşmanın ayaklarının yere basmamasıdır. Kılıçdaroğlu, tüzük tartışmaları üzerine konuşma yaparken, "parti içi demokrasi"den dem vuruyor, dışarıdaki kadınların feryatlarını ise duymazdan gelmeyi tercih ediyordu. Bunun kadar trajik olan bir yan ise şuydu: Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan'ın yeni MİT Yasası'yla birlikte, "tetikçilerin sırtını sıvazlayacağı"nı söylüyordu.
Hayat, Kılıçdaroğlu'nun bu sözlerinde ve eleştirilerinde ne denli samimi olup olmadığını cumartesi günü test edecek. Erdoğan'ı ''tetikçilerin sırtını sıvazlamak''la itham eden Kılıçdaroğlu, acaba kendi atadığı Yenimahalle yönetiminin çeteci yöntemlerine karşı hangi tavrı gösterecek! Bakalım, kendisi için dayak atan çetecilerin "sırtını sıvazlayıp" yoluna devam mı edecek, yoksa ilçe yönetimini görevden alıp haklarında soruşturma açılmasına mı karar verecek?
Kemal Kılıçdaroğlu, ilçe binasındaki işkenceye göz yumduğu taktirde, artık söylenebilecek hiçbir şey yoktur. Orada dayak yiyen kadınların acılarını hissetmeyen MYK üyeleri de bu rezalet karşısında tavır almadıkları sürece, samimi olmadıkları ortaya çıkacaktır. Dayak yiyen kadınlar hakkında şaibe yaratmaya ve işkencelerine meşruiyet aramaya çalışan aşağılık kişilere karşı susmak, o işkenceye ortak olmak demektir.
CHP yönetiminin, işkenceye karşı tavır alamayacağının ilk işareti aslında dün gece ortaya çıktı. ''Kılıçdaroğlu'na uygun örgüt yaratma" modelini hayata geçirmeye çalışan Yenimahalle İlçe Örgütü'nün arkasında duran Genel Merkez, işi gücü bıraktı, Gerçek Gündem'i yalanlamaya çalıştı! Üstelik, bu yalanlamayı yaparken, ne dedikleri ve neye itiraz ettikleri bile anlaşılamadı...
CHP Sözcüsü Birgül Ayman Güler, cuma gecesi saat 22.00 sıralarında cep telefonumdan aradı. Güler, "Size bir tekzip yolladım, yayımlamanızı rica ediyorum" dedi. Güler'e "Hangi konuda?" diye sordum.
CHP sözcüsü, "PM önünde bir tartışma yaşanmamış, toplantımız yarıda kalmamıştır" cevabını verdi. Doğrusu çok şaşırdım... Güler'in "dayağı yalanlayacağı"nı sanarken, "PM önünde tartışma olmadı" diye tekzip yollamasına anlam veremedim. Tekzibi yayımlayacağımı söyledikten sonra, "Ben dayağı yalanlayacağınızı sanmıştım, demek ki dayak olayını doğruluyorsunuz" dedim. Güler, "Onunla ilgili soruşturma yapıyoruz" cevabını verdi.
Güler'in CHP adına yolladığı ''tekzib''i hukuki bir zorunluluğumuz olmadığı halde, "cevap hakkına saygının gereği" olarak yayımladık. Yayımlarken, aklımıza CHP'nin bize yönelik yayımladığı o meşhur bildiri de geldi. hani şu; "Gerçek Gündem'i okumayın, okutmayın..." içerikli o utanç bildirisi... Dün gece yollanan tekziple birlikte, en sıkı okurlarımızın CHP Genel Merkez yöneticileri olduğu birkez daha anlaşıldı. CHP yönetimi, ''Okumayın'' dediği siteye, resmi açıklama yollayarak tarihe bir kez daha geçti.
Tabii bunlar bizim açımızdan hiç mi hiç önemli değil... CHP'nin 'bir ileri - iki geri'' tavrı artık kurumsal politikası haline geldi. Bu yüzden, CHP'nin gece yarısı tekzibinin zerre kadar hükmü de yok, inandırıcılığı da...
Unutmayın ki; 95 kişinin şahit olduğu bir tartışmayı yalanlamaya çalışmak, o bilidiriye imza atan kişileri gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz...
Bunları geçelim ve ciddi ve yakıcı soruna dönelim:
CHP Yenimahalle İlçe Örgütü'nde, bazıları Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkan seçilmesinin ardından partiye üye olan 15 kadın dayak yemiş, işkence görmüş sözlü ve fiziki saldırıya maruz kalmıştır. Hiçbir ama hiçbir gerekçe, o kadınların dayak yemesini meşru kılmaz. CHP yönetimi, kendi atadığı ilçe örgütünün arkasında durursa, bu tavır, "eşkıyalığın ve çeteciliğin" CHP'de kurumsallaşmasının da önünü açacaktır. Kılıçdaroğlu, kendi atadığı yönetimin "sırtını sıvazlayacak" eleştirdiği Erdoğan'la aynı çizgide bulaşacaktır. Yok eğer, gereken yapılır ve ilçe yönetimine ceza verilirse, bu rezalet, ''münferit" bir olay olarak tarihteki yerini alacaktır.
CHP yönetiminin ne yapacağını hep birlikte göreceğiz. Kılıçdaroğlu, "kendine uygun bir örgüt yaratma'' sevdasına kapıldığından beri, gözü ne hukuku görüyor, ne adaleti... Delege çoğunluğunu sağlama alma adına yapılan her türlü hukuksuzluğa göz yuman Kılıçdaroğlu, evet belki koltuğunu sağlamlaştırıyor ama adaletten ve hukuktan da bir o kadar uzaklaşıyor.
Şu CHP'nin içine düştüğü duruma bakar mısınız!
CHP ilçe binasında içlerinde 30 senelik partililer bile olan 15 kadına dayak atılıyor, CHP'nin anlı - şanlı MYK üyeleri, milletvekilleri, PM üyeleri, boyunlarını deve kuşu gibi toprağa gömüyor!
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun, kadınları döven partililerin sırtlarını sıvazlayan koltuk sevdalılarına...
*************************
Yücel Yeşilceli
19 Şubat 2012 09:15
(1)
Son yıllarda iki sözcük günlük yaşamımızın vazgeçilmezlerinden.Birincisi "küreselleşme" diğeri "yeni."Yeni sözcüğünün isim babasının kim olduğunu değerli Barış Doster Gerçek Gündem'in Serbest Kürsü köşesinde, "Emperyalizmin Cilalı Sözcükleri" başlıklı yazısında vermiş.YCHP'li kadınlara yapılan kötü muamele ile ilgisi yokmuş gibi gözükse de,ben küreselleşme sözcüğünün üzerinde biraz duracağım.
TESEV raporlarında sık geçen "küreselleşme" sözcüğüne taktım! Nedir bu küreselleşme? Dünyaya tam eğemen olmak isteyen emperyalizmin, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını, peşkeş çekebilmek,sömürgecilik kavramını perdelemek için ortaya attıkları kurda kuzu postu giydirme kurnazlığıdır küreselleşme.Yani emperyalizmin topsuz-tüfeksiz, mazlum bir ülkenin tüm zenginliklerini sömürmesinin kavram kurnazlıkları ile gizlenmesidir!
Başka bir anlatımla,ne bizim yerli Pancar Motor'un(iflas etti) ne de Sümerbank(haraç-mezat satıldı) mamüllerinin uluslararası piyasalarda tanıtılması,müşteri bulması hikayesi değildir küreselleşme.
SOROS'un yıllık bütçesinin yüzde yirmisini sağladığı TESEV ne yapıyor? "Küresel sermaye"nin çıkarlarına hizmet ediyor!Küresel sermaye kavramını en yalın anlamını yukarıda belirttik.TESEV'deki figürlere bakınca nedense insanın hiç şaşırası gelmiyor,Etyen Mahcupyan'ından,Can Paker'ine kadar... Nasıl da ülke bütünlüğünü ve bağımsızlığını(!) savunuyorlar değil mi! TESEV'in amacının Türkiye'nin sıçrama yapması,kalkınması değil;küresel talancılara alan yaratmak,sermayenin vatanı yoktur mantığından hareketle,ülke zenginliklerini ele geçirmedeki engelleri bir bir ortadan kaldırıaraktan ibarettir.
--------------
Yücel Yeşilceli
19 Şubat 2012 09:18
(2)
Kabak tadı verdi,"Kılıçdaroğlu küresel soyguncuların finansörlüğünü yaptığı TESEV'den neden ayrılmıyor?" demiyeceğim artık.Özgür iradesi ile tercihini yapmış... Yolunu seçmiş ve TESEV'den ayrılmayacağını deklere etmiştir. Benim asıl şaşırdığım;kendisine ilerici-yurtsever,sosyal demokrat,sosyalist,devrimci,anti emperyalist diyen kimi insanların, emperyalizme karşı ülke bütünlüğünü savunanlara faşist,ırkçı,statükocu gibi aşağılayıcı sözcüklerle suçlamalarda bulunmalarına ve bu net fotoğrafa rağmen,sırf Cumhuriyet'in ilk kuruluş yıllarındaki kimi bölgesel yaşanmışlıklara vurgu yatı diye devrimciliklerini,sosyalistliklerini,ilericiliklerini,sosyal demokratlıklarını bir kenara bırakıp;SOROS'a ve uzantısı TESEV'e tek kelime etmemeleri,görmezden gelinip dolaylı destek olmaları!..
Arkadaşlar, Barış Yarkadaş'ın vurguladığı gibi, TESEV kanarya sevenler derneği değil,küresel sermayenin ülkeyi dizayn etmedeki en önemli kollarındandır.İşte susarak onayladığınız böylesine bir yapıdır.
---------------------------
Gerçek Gündem Genel Yayın Yönetmeni Barış Yarkadaş'ın Kılıçdaroğlu'na çağrısı ve adı geçen yazıya yaptığım yorumdur.
16 Şubat 2012 Perşembe
Gerçek Gündem:"İki TKP'miz birden oldu!"
İki TKP'miz birden oldu! 16 Şubar 2012
Şimdi de TKP krizi! Mevcut TKP'nin adıyla ikinci bir parti kuruldu. Bakanlık da partiyi tanıdı.
GERÇEK GÜNDEM - HABER MERKEZİ / Ankara'da faaliyet gösteren bir grup siyasetçi, İçişleri Bakanlığı'na başvurarak, Türkiye Komünist Partisi (TKP) ismini aldığını öne sürdü. "Ürün Dergisi çevresi" olarak da bilinen grubun açıklaması ortaya ilginç bir tablo çıkardı. Mevcut TKP şu an faaliyette olup seçimlere katılmasına rağmen yapılan başvurunun da kabul edilmesiyle birlikte, siyaset sahnesinde şu an aynı isimle iki TKP birden oldu. Mevcut TKP, birkaç gün önce yaptığı açıklamada, "Bizim adımızla yeni bir parti kurulmaya çalışılıyor, bunun meşruiyeti yoktur" açıklamasını yapmıştı. Bugün ajanslara düşen bir haber ise kafaları karıştırdı. Ajanslara bülten yollayan bir grup siyasetçi, "TKP adını biz aldık, Türkiye Komünist Partisi'ni kurduk'' dedi.
www.gercekgundem.com 'a konuşan mevcut TKP'nin Avukatı Özgür Urfa ise, "Bizim partimizin adıyla yeni bir parti kurulamaz. TKP biziz. Bir süredir TKP adıyla birileri parti kurmaya çalışıyorlardı. İçişleri Bakanlığı bu başvuruyu reddetti. Bugün ise ajanslar TKP adıyla bir partinin kurulduğunu yazmış, TKP zaten biziz, kim nasıl kurmuş, böyle bir uygulama söz konusu olamaz" dedi.
Gerçek Gündem'e konuşan Urfa, sözlerini şöyle sürdürdü: "Türkiyle Komünist Partisi adını almaya çalışan bir grup var. Bunların başvurusu reddedilince, bu kez de Toplumsal Kurtuluş Partisi adıyla başvurmuşlar. Sanırız İçişleri Bakanlığı'nın kabul ettiği başvuru bu. Ki; o başvuru bile geçersizdir, yasalara göre aynı kısaltmayla parti kurulamaz. Hukuki durumu öğrenip kamuoyuna açıklama yapacağız. Ajans haberlerinde yeni kurulduğu söylenen TKP, 68. parti olarak numaralandırılmış. Biz zaten 68 nodlu siyasi partiyiz. Burada da bir çelişki söz konusu."
"ASIL TKP BİZİZ'' BİLDİRİSİ!
Öte yönden, medyaya gönderilen basın bülteninde ise, TKP'nin ismini aldığını söyleyen bir grup siyasetçi, kamuoyuyla şu bilgileri paylaştı:
Türkiye Komünist Partisi, kısa adıyla TKP, İçişleri Bakanlığı’na yaptığı başvuru sonucu resmen kuruldu. TKP, Türkiye’nin mevcut 68. siyasi partisi olarak yerini aldı.
TKP'den yapılan açıklamada, “Varlığı Cumhuriyet öncesine dayanan, siyasal yaşamını 1920 yılından beri illegal olarak sürdüren Türkiye Komünist Partisi, bugün bütün yasal işlemler tamamlanarak resmen kurulmuş oldu” denildi.
Partinin Kurucular Kurulu tarafından değiştirilen tüzüğün birinci maddesine göre partinin adı, Türkiye Komünist Partisi, kısaltılmış adı TKP amblemi ise sarı hatla çevrelenmiş yuvarlak mavi zemin üstünde kırmızı orak çekiç, orak çekicin üstünde TKP yazısı ve altında sarı yıldız olarak belirlendi.
Açıklamada ayrıca, “TKP, Türkiye’nin mevcut 68. siyasi partisi olarak tescillenmiş ve Ankara’da kurulu bulunan genel merkezinde faaliyetlerine başlamıştır. Bu adımla, 92 yıl boyunca parti adıyla yasal olarak herhangi bir faaliyet yürütmemiş bulunan TKP, siyasal sosyal yaşamdaki yerini almış olmaktadır” denildi.
-------------------------------
Yücel Yeşilceli
16 Şubat 2012 18:58
Aşağıdaki yorumlardan da görüleceği üzere,mevcut TKP hayatın her alanında anti kapitalist ,anti emperyalist legal mücadeleyi,gücü oranında yapıyor.Kuşkusuz her siyasal oluşumun,her sol siyasal partinin eksikleri,yanlışları vardır,olacaktır.Yeterki bilimsel sosyalizmin öğretisinden sapma olmasın.
Ürün Dergisi çevrelerinden olduğu söylenen kimilerinin, eski illegal TKP'yi yeniden canlandırma,o geleneği hayata geçirme,1970'lerin efsane örgütçüsü İsmail Bilen(Laz İsmail) ekolünü partide eğemen kılmayı anlayışla karşılayabiliyorum.Ancak,2001'de isim değişikliği ile adını TKP yapan sosyalistlerin bunca onurlu çalışmaları yok mu sayılacak?
"Yeni TKP"nin kurucuları içinde Yaşar Nabi Yağcı,namı diğer Haydar Kutlu gibi parti anahtarını eğemen güçlere teslim etmiş olanlar ve dışardan destek olan dönekler var mıdır,bekleyip göreceğiz.TKP'nin tarihine bakınca, sahte "TKP"lerin kurulduğunu görürüz.İhtiyatlı olmakla birlikte,eğemen iç ve dış dinamiklerin TKP'nin çalışmalarından rahatsız olup,yeni TKP kurdurma olasılığını göz ardı etmemek gerekir.
Dış ve iç dinamiklerin etkisi de olmayabilir,ancak o zaman gönül isterdiki yeni TKP'yi kurmak yerine,mevcut TKP ile bağlantı kurulsun;Bilenlerin örgütçülüğü ve muazzam deneyimleri yasal TKP'ye aktarılarak bağımsızlık,demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde daha çok kitleye ulaşabilsin...
"Tezgah" var mı,hep beraber bekleyip göreceğiz.
----------------------
16 Şubat 2011 tarihinde Gerçek Gündem'de Yeni TKP kurulduğuna ilişkin haberin altına yaptığım yorumdur.
Şimdi de TKP krizi! Mevcut TKP'nin adıyla ikinci bir parti kuruldu. Bakanlık da partiyi tanıdı.
GERÇEK GÜNDEM - HABER MERKEZİ / Ankara'da faaliyet gösteren bir grup siyasetçi, İçişleri Bakanlığı'na başvurarak, Türkiye Komünist Partisi (TKP) ismini aldığını öne sürdü. "Ürün Dergisi çevresi" olarak da bilinen grubun açıklaması ortaya ilginç bir tablo çıkardı. Mevcut TKP şu an faaliyette olup seçimlere katılmasına rağmen yapılan başvurunun da kabul edilmesiyle birlikte, siyaset sahnesinde şu an aynı isimle iki TKP birden oldu. Mevcut TKP, birkaç gün önce yaptığı açıklamada, "Bizim adımızla yeni bir parti kurulmaya çalışılıyor, bunun meşruiyeti yoktur" açıklamasını yapmıştı. Bugün ajanslara düşen bir haber ise kafaları karıştırdı. Ajanslara bülten yollayan bir grup siyasetçi, "TKP adını biz aldık, Türkiye Komünist Partisi'ni kurduk'' dedi.
www.gercekgundem.com 'a konuşan mevcut TKP'nin Avukatı Özgür Urfa ise, "Bizim partimizin adıyla yeni bir parti kurulamaz. TKP biziz. Bir süredir TKP adıyla birileri parti kurmaya çalışıyorlardı. İçişleri Bakanlığı bu başvuruyu reddetti. Bugün ise ajanslar TKP adıyla bir partinin kurulduğunu yazmış, TKP zaten biziz, kim nasıl kurmuş, böyle bir uygulama söz konusu olamaz" dedi.
Gerçek Gündem'e konuşan Urfa, sözlerini şöyle sürdürdü: "Türkiyle Komünist Partisi adını almaya çalışan bir grup var. Bunların başvurusu reddedilince, bu kez de Toplumsal Kurtuluş Partisi adıyla başvurmuşlar. Sanırız İçişleri Bakanlığı'nın kabul ettiği başvuru bu. Ki; o başvuru bile geçersizdir, yasalara göre aynı kısaltmayla parti kurulamaz. Hukuki durumu öğrenip kamuoyuna açıklama yapacağız. Ajans haberlerinde yeni kurulduğu söylenen TKP, 68. parti olarak numaralandırılmış. Biz zaten 68 nodlu siyasi partiyiz. Burada da bir çelişki söz konusu."
"ASIL TKP BİZİZ'' BİLDİRİSİ!
Öte yönden, medyaya gönderilen basın bülteninde ise, TKP'nin ismini aldığını söyleyen bir grup siyasetçi, kamuoyuyla şu bilgileri paylaştı:
Türkiye Komünist Partisi, kısa adıyla TKP, İçişleri Bakanlığı’na yaptığı başvuru sonucu resmen kuruldu. TKP, Türkiye’nin mevcut 68. siyasi partisi olarak yerini aldı.
TKP'den yapılan açıklamada, “Varlığı Cumhuriyet öncesine dayanan, siyasal yaşamını 1920 yılından beri illegal olarak sürdüren Türkiye Komünist Partisi, bugün bütün yasal işlemler tamamlanarak resmen kurulmuş oldu” denildi.
Partinin Kurucular Kurulu tarafından değiştirilen tüzüğün birinci maddesine göre partinin adı, Türkiye Komünist Partisi, kısaltılmış adı TKP amblemi ise sarı hatla çevrelenmiş yuvarlak mavi zemin üstünde kırmızı orak çekiç, orak çekicin üstünde TKP yazısı ve altında sarı yıldız olarak belirlendi.
Açıklamada ayrıca, “TKP, Türkiye’nin mevcut 68. siyasi partisi olarak tescillenmiş ve Ankara’da kurulu bulunan genel merkezinde faaliyetlerine başlamıştır. Bu adımla, 92 yıl boyunca parti adıyla yasal olarak herhangi bir faaliyet yürütmemiş bulunan TKP, siyasal sosyal yaşamdaki yerini almış olmaktadır” denildi.
-------------------------------
Yücel Yeşilceli
16 Şubat 2012 18:58
Aşağıdaki yorumlardan da görüleceği üzere,mevcut TKP hayatın her alanında anti kapitalist ,anti emperyalist legal mücadeleyi,gücü oranında yapıyor.Kuşkusuz her siyasal oluşumun,her sol siyasal partinin eksikleri,yanlışları vardır,olacaktır.Yeterki bilimsel sosyalizmin öğretisinden sapma olmasın.
Ürün Dergisi çevrelerinden olduğu söylenen kimilerinin, eski illegal TKP'yi yeniden canlandırma,o geleneği hayata geçirme,1970'lerin efsane örgütçüsü İsmail Bilen(Laz İsmail) ekolünü partide eğemen kılmayı anlayışla karşılayabiliyorum.Ancak,2001'de isim değişikliği ile adını TKP yapan sosyalistlerin bunca onurlu çalışmaları yok mu sayılacak?
"Yeni TKP"nin kurucuları içinde Yaşar Nabi Yağcı,namı diğer Haydar Kutlu gibi parti anahtarını eğemen güçlere teslim etmiş olanlar ve dışardan destek olan dönekler var mıdır,bekleyip göreceğiz.TKP'nin tarihine bakınca, sahte "TKP"lerin kurulduğunu görürüz.İhtiyatlı olmakla birlikte,eğemen iç ve dış dinamiklerin TKP'nin çalışmalarından rahatsız olup,yeni TKP kurdurma olasılığını göz ardı etmemek gerekir.
Dış ve iç dinamiklerin etkisi de olmayabilir,ancak o zaman gönül isterdiki yeni TKP'yi kurmak yerine,mevcut TKP ile bağlantı kurulsun;Bilenlerin örgütçülüğü ve muazzam deneyimleri yasal TKP'ye aktarılarak bağımsızlık,demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde daha çok kitleye ulaşabilsin...
"Tezgah" var mı,hep beraber bekleyip göreceğiz.
----------------------
16 Şubat 2011 tarihinde Gerçek Gündem'de Yeni TKP kurulduğuna ilişkin haberin altına yaptığım yorumdur.
10 Şubat 2012 Cuma
"ARAP BAHARININ MİMARI TÜRKİYE"
Arap Baharı’nın mimarı Türkiye
TESEV araştırmasına göre Arap Baharı’nın mimarı Türkiye.
TESEV tarafından 16 Ortadoğu ülkesinde yapılan bir araştırma, Türkiye’nin bölgede hem demokratik ve ekonomik açıdan model ülke, hem de bölge barışını sağlayacak en önemli siyasi aktör olarak görüldüğünü ortaya koydu. Bölge halkı, Arap Baharı’nın mimarı olarak da Türkiye’yi görüyor.
TÜRKİYE Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından 16 Ortadoğu ülkesinde yapılan araştırma, Türkiye’ye olan sempati ve desteğin arttığını gösteriyor. Türkiye, yüzde 78’lik destek ile Suudi Arabistan’ı da geride bırakarak ilk sırada yer aldı.
Türkiye model
Bütün bölgede Türkiye’yi demokratik açıdan model ülke olarak görenlerin oranı yüzde 61. Türkiye’yi bölge barışının anahtarı olarak görenlerin oranı ise yüzde 77’ye yükselmiş durumda. “Türkiye İslam ve demokrasinin başarılı bir bileşimidir” diyenlerin oranı bir önceki araştırmada yüzde 18’de kalırken, 2011’de yüzde 67’ye yükseldi. Türkiye’ye sempati sadece Suriye ve İran’da azaldı.
Araştırmaya göre, bölge ülkelerinin çoğunu etkileyen ‘Arap Baharı’nın mimarı olarak da Türkiye görülüyor. Araştırmaya katılanların yüzde 56’sı Arap Baharı rüzgârının gerisinde Türkiye’nin bulunduğunu düşünüyor. “Fransa etkili oldu” diyenlerin oranı yüzde 36’da kalırken, ABD yüzde 35 ile üçüncü sırada.
Dizi etkisi
Dikkat çeken bir başka nokta ise araştırmaya katılanların yüzde 74’ünün bir Türk dizisi izlemiş olması ve dizi oyuncularının isimlerini ezbere bilmesi. Bu nedenle tatil için tercih edilen ilk ülkenin Türkiye olması da şaşırtıcı değil. Usame Bin Ladin’in öldürülmesinin dünyayı daha güvenli hale getirdiğini düşünenlerin oranı yüzde 20. Yüzde 25’lik kesim Ladin sonrası dünyanın daha tehlikeli bir hale geldiğini söylerken, yüzde 43’lük kesim hiçbir şeyin değişmediği kanaatinde.
Bölge halkı şiddete karşı
Mısır, Ürdün, Lübnan, Filistin, Suudi Arabistan, Suriye, Irak, İran, Tunus, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen ve Libya’yı kapsayan araştırmanın çarpıcı sonuçlarından birisi de neredeyse yıllardır şiddetle iç içe görülen bölge halkının şiddete karşı tutumu. Şiddet kullanılarak yapılabilecek bir rejim değişikliğine karşı çıkılırken, barışçı gösteriler yüzde 75 gibi yüksek bir oranla destek görüyor. NATO müdahalesine rağmen bu oran Libya’da da yüzde 95 ile zirvede bulunuyor. Suriye’de ise halkın sadece yüzde 5’i şiddet içeren protesto yöntemlerinin yanında yer alıyor.
Sefa KAPLAN/Hürriyet
------------------------
özgür
4 Şubat 2012 13:57
Sayın Yücel Yeşilceli,
Kemal bey katıldığı televizyon programında istifa dilekçesi versem bile hukuken geçerliğin olmadığı dile getirmişti.Vakıflar dernekler arasında fark olduğunu dile getirmişti(istifa bakımından)
Tesev istifa etmek mümkün olsaydı, kemal bey'e muhalif olan CHP de eski ve şimdiki milletvekilleri,gazeteci yazarlar kemal bey doğru söylemiyor istifa etmesi mümkür derlerdi diye düşünüyorum.
Bu tarz bir çıkış olmadığına göre herhalde vakıf kurucu üyelerinin istifa etmesi hukuken imkansız gibi geldi.
---------------------------------
Yücel Yeşilceli
3 Şubat 2012 18:49
Sayın Özgür,
Üyelerinin istifa etmesi hukuken yasaklanmış herhangi bir kurum olabilir mi?
TESEV vakıf senedinde değerli Necati Doğru'nun da adı var.Böylesine değerli bir gazetecinin TESEV'de neden adı var diye merak ettim ve sordum.
Değerli Doğru incelik göterip yanıt vermiş ve yaklaşık şöyle demişti:"TESEV ilk kurulduğunda ulvi amaçlar hedeflemişti. Sonradan yönetim değişti.Yeni yönetime gelenleri ve amaçlarını bilmediğim için 2005 yılında NOTER kanalı ile istifa ettim."demişti.Demekki vakıf senedinde üyenin ismi kalmış olsa da,istifa tek taraflı hukuksal bir haktır ve kısıtlanamaz.
Yeterki istekli olun.
---------------------------
özgür
3 Şubat 2012 17:31
sayın yücel yeşilceli,
Kemal bey ocak ayında katıldığı televizyon programında tesev istifa etmesi hukuken imkansız olduğunu söylemişdi.
Kasım ayının sonuna doğru tesev genel başkanının akşam gazetesine yaptığı röportaj bu sitede de yayınlandı.Verdiği röportajda tesev genel başkanıda vakıf kurucu üyelerin istifası etmesi hukuken imkansız olduğunu söylemişdi.
Hukuken imkansız olduğu halde kemal bey nasıl istifa edebilir?
-------------------------
Yücel Yeşilceli
3 Şubat 2012 16:40
TÜRKİYE Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından 16 Ortadoğu ülkesinde yapılan araştırma, Türkiye’ye olan sempati ve desteğin arttığını gösteriyor. Türkiye, yüzde 78’lik destek ile Suudi Arabistan’ı da geride bırakarak ilk sırada yer aldı.
-------------------
Araştırmayı yapan kim?
Kılıçdaroğlugillerin TESEV'i.
"Araştırma"kaç ülkede yapılmış?
16 Ortadoğu ülkesinde.
Yanlış okumadınız,16 Ortadoğu ülkesinde!.. Yani 16 tane ülke gümrüğüne ekip halinde giriş-çıkış yapmış SOROS,pardon TESEV.
Soru şu:
-TESEV fabrika mı çalıştırıyor?
-TESEV banka benzeri bir finans kuruluşu mu?
-TESEV sanayici mi?
-TESEV ithalat-ihracatçı mı?
-TESEV TV dizileri yapımcısı mı?(Hani TV dizileri ihrac ediyoruz ya Araplara,onun gibi.)
-Sahi yeni aklıma geldi.TESEV mazotçu mu?
Varsayalım ki hiç biri değil;TESEV 16 Ortadoğu ülkesinde araştırma yapacak finansmanı nereden elde ediyor?
TESEV'ci dürüst Kemal,emekli Kemal,emekçi Kemal,İşçi Kemal,memur Kemal,köylü Kemal,hesap uzmanı Kemal...
Ve emperyalizme diz çöktürmüş Mustafa Kemal'in partisi CHP'ne genel başkan olmuş Kılıçdaroğlu Kemal,Kemalimiz bu sorunun yanıtını verirse müthiş bahtiyarlık duyacağız!
Niye mi Kemalimiz'e soruyorum?
TESEV'den istifa etmemekte direndiğine göre,bir bildiği vardır ve bir bilene soruları soracağız, değil mi?
----------------------
3 Şubat 2012 tarihinde Gerçek Gündem sitesinde yayınlanan "Arap baharının mimarı türkiye"başlıklı yazıya yapılan okuyucu yorumlarıdır.
TESEV araştırmasına göre Arap Baharı’nın mimarı Türkiye.
TESEV tarafından 16 Ortadoğu ülkesinde yapılan bir araştırma, Türkiye’nin bölgede hem demokratik ve ekonomik açıdan model ülke, hem de bölge barışını sağlayacak en önemli siyasi aktör olarak görüldüğünü ortaya koydu. Bölge halkı, Arap Baharı’nın mimarı olarak da Türkiye’yi görüyor.
TÜRKİYE Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından 16 Ortadoğu ülkesinde yapılan araştırma, Türkiye’ye olan sempati ve desteğin arttığını gösteriyor. Türkiye, yüzde 78’lik destek ile Suudi Arabistan’ı da geride bırakarak ilk sırada yer aldı.
Türkiye model
Bütün bölgede Türkiye’yi demokratik açıdan model ülke olarak görenlerin oranı yüzde 61. Türkiye’yi bölge barışının anahtarı olarak görenlerin oranı ise yüzde 77’ye yükselmiş durumda. “Türkiye İslam ve demokrasinin başarılı bir bileşimidir” diyenlerin oranı bir önceki araştırmada yüzde 18’de kalırken, 2011’de yüzde 67’ye yükseldi. Türkiye’ye sempati sadece Suriye ve İran’da azaldı.
Araştırmaya göre, bölge ülkelerinin çoğunu etkileyen ‘Arap Baharı’nın mimarı olarak da Türkiye görülüyor. Araştırmaya katılanların yüzde 56’sı Arap Baharı rüzgârının gerisinde Türkiye’nin bulunduğunu düşünüyor. “Fransa etkili oldu” diyenlerin oranı yüzde 36’da kalırken, ABD yüzde 35 ile üçüncü sırada.
Dizi etkisi
Dikkat çeken bir başka nokta ise araştırmaya katılanların yüzde 74’ünün bir Türk dizisi izlemiş olması ve dizi oyuncularının isimlerini ezbere bilmesi. Bu nedenle tatil için tercih edilen ilk ülkenin Türkiye olması da şaşırtıcı değil. Usame Bin Ladin’in öldürülmesinin dünyayı daha güvenli hale getirdiğini düşünenlerin oranı yüzde 20. Yüzde 25’lik kesim Ladin sonrası dünyanın daha tehlikeli bir hale geldiğini söylerken, yüzde 43’lük kesim hiçbir şeyin değişmediği kanaatinde.
Bölge halkı şiddete karşı
Mısır, Ürdün, Lübnan, Filistin, Suudi Arabistan, Suriye, Irak, İran, Tunus, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen ve Libya’yı kapsayan araştırmanın çarpıcı sonuçlarından birisi de neredeyse yıllardır şiddetle iç içe görülen bölge halkının şiddete karşı tutumu. Şiddet kullanılarak yapılabilecek bir rejim değişikliğine karşı çıkılırken, barışçı gösteriler yüzde 75 gibi yüksek bir oranla destek görüyor. NATO müdahalesine rağmen bu oran Libya’da da yüzde 95 ile zirvede bulunuyor. Suriye’de ise halkın sadece yüzde 5’i şiddet içeren protesto yöntemlerinin yanında yer alıyor.
Sefa KAPLAN/Hürriyet
------------------------
özgür
4 Şubat 2012 13:57
Sayın Yücel Yeşilceli,
Kemal bey katıldığı televizyon programında istifa dilekçesi versem bile hukuken geçerliğin olmadığı dile getirmişti.Vakıflar dernekler arasında fark olduğunu dile getirmişti(istifa bakımından)
Tesev istifa etmek mümkün olsaydı, kemal bey'e muhalif olan CHP de eski ve şimdiki milletvekilleri,gazeteci yazarlar kemal bey doğru söylemiyor istifa etmesi mümkür derlerdi diye düşünüyorum.
Bu tarz bir çıkış olmadığına göre herhalde vakıf kurucu üyelerinin istifa etmesi hukuken imkansız gibi geldi.
---------------------------------
Yücel Yeşilceli
3 Şubat 2012 18:49
Sayın Özgür,
Üyelerinin istifa etmesi hukuken yasaklanmış herhangi bir kurum olabilir mi?
TESEV vakıf senedinde değerli Necati Doğru'nun da adı var.Böylesine değerli bir gazetecinin TESEV'de neden adı var diye merak ettim ve sordum.
Değerli Doğru incelik göterip yanıt vermiş ve yaklaşık şöyle demişti:"TESEV ilk kurulduğunda ulvi amaçlar hedeflemişti. Sonradan yönetim değişti.Yeni yönetime gelenleri ve amaçlarını bilmediğim için 2005 yılında NOTER kanalı ile istifa ettim."demişti.Demekki vakıf senedinde üyenin ismi kalmış olsa da,istifa tek taraflı hukuksal bir haktır ve kısıtlanamaz.
Yeterki istekli olun.
---------------------------
özgür
3 Şubat 2012 17:31
sayın yücel yeşilceli,
Kemal bey ocak ayında katıldığı televizyon programında tesev istifa etmesi hukuken imkansız olduğunu söylemişdi.
Kasım ayının sonuna doğru tesev genel başkanının akşam gazetesine yaptığı röportaj bu sitede de yayınlandı.Verdiği röportajda tesev genel başkanıda vakıf kurucu üyelerin istifası etmesi hukuken imkansız olduğunu söylemişdi.
Hukuken imkansız olduğu halde kemal bey nasıl istifa edebilir?
-------------------------
Yücel Yeşilceli
3 Şubat 2012 16:40
TÜRKİYE Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından 16 Ortadoğu ülkesinde yapılan araştırma, Türkiye’ye olan sempati ve desteğin arttığını gösteriyor. Türkiye, yüzde 78’lik destek ile Suudi Arabistan’ı da geride bırakarak ilk sırada yer aldı.
-------------------
Araştırmayı yapan kim?
Kılıçdaroğlugillerin TESEV'i.
"Araştırma"kaç ülkede yapılmış?
16 Ortadoğu ülkesinde.
Yanlış okumadınız,16 Ortadoğu ülkesinde!.. Yani 16 tane ülke gümrüğüne ekip halinde giriş-çıkış yapmış SOROS,pardon TESEV.
Soru şu:
-TESEV fabrika mı çalıştırıyor?
-TESEV banka benzeri bir finans kuruluşu mu?
-TESEV sanayici mi?
-TESEV ithalat-ihracatçı mı?
-TESEV TV dizileri yapımcısı mı?(Hani TV dizileri ihrac ediyoruz ya Araplara,onun gibi.)
-Sahi yeni aklıma geldi.TESEV mazotçu mu?
Varsayalım ki hiç biri değil;TESEV 16 Ortadoğu ülkesinde araştırma yapacak finansmanı nereden elde ediyor?
TESEV'ci dürüst Kemal,emekli Kemal,emekçi Kemal,İşçi Kemal,memur Kemal,köylü Kemal,hesap uzmanı Kemal...
Ve emperyalizme diz çöktürmüş Mustafa Kemal'in partisi CHP'ne genel başkan olmuş Kılıçdaroğlu Kemal,Kemalimiz bu sorunun yanıtını verirse müthiş bahtiyarlık duyacağız!
Niye mi Kemalimiz'e soruyorum?
TESEV'den istifa etmemekte direndiğine göre,bir bildiği vardır ve bir bilene soruları soracağız, değil mi?
----------------------
3 Şubat 2012 tarihinde Gerçek Gündem sitesinde yayınlanan "Arap baharının mimarı türkiye"başlıklı yazıya yapılan okuyucu yorumlarıdır.
6 Şubat 2012 Pazartesi
CAN ATAKLI:CHP KAPATILSIN VE OKUR YORUMLARI
Yücel Yeşilceli
6 Şubat 2012 21:47
CHP'nin İsa Gök'ü de bir tane değildir.
Emine Ülker Tarhan var örneğin. Sesi çıkmayan başkaları vardır.
---------------
İşte bütün mesele değerli Çalıkuşu,sesi çıkmayanların ta Kasım 1938'den beri seslerinin bir türlü çıkmıyor,çıkarılmasına CHP'de izin verilmiyor olmasıdır.
Emine Ülker Tarhan ve benzer yurtseverlerin en fazla yükselecekleri koltuk grup başkan vekilliğidir.O da koşullu bence.
Bir hafta öncesi grup toplantısını anımsayın,değerli Tarhan'ın yanına türbanlı yurttaşımız nasıl monte edilmişti!.. Bu ne demek? "Ha burada bir irade var ve sen bu iradeye boyun eğeceksin,gösterilen yoldan gideceksin"den başka bir anlamı mı var sanıyoruz?
Sonuç olarak,her türlü politik varyasyonun hüküm sürdüğü YCHP'de Emine Ülker Tarhan ve İsa Gök gibi Cumhuriyet'in,hukukun militanlarının yaşama şansı(politik) pek kolay olmasa gerek.
Atatürk'ün kurduğu partide siyasal islamcılar ve etnik ayrılıkçılar!..
1938'den günümüze kadar"var"olanların iradesi,CHP'nin devrimci bir partiye dönüştürme becerisi için yeterli olmuş mu?
Başka bir anlatımla,CHP'nin "devrimci refleksleri" yönetime gelmiş midir?
Hayır.
Türk halkı üretken olmayan hiç bir örgütlü yapıya bu denli hoşgörülü olmamıştı.
***************
Çalıkuşu
6 Şubat 2012 20:31
1. tekrar:
Bedenimiz hastalanınca, tedavi ederiz.
Zehir zerk edip ölmeye bırakmayız.
CHP'nin eksikleri varsa, bunlar giderilir.
Kapanmadan da giderilir.
***
2. tekrar:
CHP, 12 Eylül darbesinin ardından 1981'de kapatıldı.
1992'de de yeniden açıldı.
Aradaki 11 yılda, CHP'nin olmadığı 11 yılda varlık gösteremeyenler, şimdi "CHP kapansın, solun önüne takoz olmasın." dememelidirler.
***
CHP'nin İsa Gök'ü de bir tane değildir.
Emine Ülker Tarhan var örneğin. Sesi çıkmayan başkaları vardır.
İsa Gök gibileri destekleyen seçmenler vardır.
AKP karşısında, bir alternatif oluşturmadan, CHP'nin kapanmasını istemek, meydanı olduğu gibi AKP'ye bırakmak demektir.
---------------------
Gerçek Gündem'de 6 Şubat2011'de yayınlanan Can Ataklı'nın "CHP kapatılsın" başlıklı yazısına "çalıkuşu"rumuzlu bir okuyucunun yorumu ve benik karşı yorumumdur.
6 Şubat 2012 21:47
CHP'nin İsa Gök'ü de bir tane değildir.
Emine Ülker Tarhan var örneğin. Sesi çıkmayan başkaları vardır.
---------------
İşte bütün mesele değerli Çalıkuşu,sesi çıkmayanların ta Kasım 1938'den beri seslerinin bir türlü çıkmıyor,çıkarılmasına CHP'de izin verilmiyor olmasıdır.
Emine Ülker Tarhan ve benzer yurtseverlerin en fazla yükselecekleri koltuk grup başkan vekilliğidir.O da koşullu bence.
Bir hafta öncesi grup toplantısını anımsayın,değerli Tarhan'ın yanına türbanlı yurttaşımız nasıl monte edilmişti!.. Bu ne demek? "Ha burada bir irade var ve sen bu iradeye boyun eğeceksin,gösterilen yoldan gideceksin"den başka bir anlamı mı var sanıyoruz?
Sonuç olarak,her türlü politik varyasyonun hüküm sürdüğü YCHP'de Emine Ülker Tarhan ve İsa Gök gibi Cumhuriyet'in,hukukun militanlarının yaşama şansı(politik) pek kolay olmasa gerek.
Atatürk'ün kurduğu partide siyasal islamcılar ve etnik ayrılıkçılar!..
1938'den günümüze kadar"var"olanların iradesi,CHP'nin devrimci bir partiye dönüştürme becerisi için yeterli olmuş mu?
Başka bir anlatımla,CHP'nin "devrimci refleksleri" yönetime gelmiş midir?
Hayır.
Türk halkı üretken olmayan hiç bir örgütlü yapıya bu denli hoşgörülü olmamıştı.
***************
Çalıkuşu
6 Şubat 2012 20:31
1. tekrar:
Bedenimiz hastalanınca, tedavi ederiz.
Zehir zerk edip ölmeye bırakmayız.
CHP'nin eksikleri varsa, bunlar giderilir.
Kapanmadan da giderilir.
***
2. tekrar:
CHP, 12 Eylül darbesinin ardından 1981'de kapatıldı.
1992'de de yeniden açıldı.
Aradaki 11 yılda, CHP'nin olmadığı 11 yılda varlık gösteremeyenler, şimdi "CHP kapansın, solun önüne takoz olmasın." dememelidirler.
***
CHP'nin İsa Gök'ü de bir tane değildir.
Emine Ülker Tarhan var örneğin. Sesi çıkmayan başkaları vardır.
İsa Gök gibileri destekleyen seçmenler vardır.
AKP karşısında, bir alternatif oluşturmadan, CHP'nin kapanmasını istemek, meydanı olduğu gibi AKP'ye bırakmak demektir.
---------------------
Gerçek Gündem'de 6 Şubat2011'de yayınlanan Can Ataklı'nın "CHP kapatılsın" başlıklı yazısına "çalıkuşu"rumuzlu bir okuyucunun yorumu ve benik karşı yorumumdur.
CAN ATAKLI:CHP KAPATILSIN
6 Şubat 2012
Can Ataklı: CHP kapatılsın
Vatan yazarı Can Ataklı 'Atatürk'ün partisi' CHP'nin misyonunun bittiğini
Can Ataklı'nın yazısı şöyle;
Sevgili okurlar, her hafta sürekli değişen gündemlerle boğuşuyoruz ama hiç değişmeyen bir gündemimiz var. O da Başbakan’ın her fırsatta 1950’ye kadar olan CHP dönemini eleştirmesi, oradan bugünkü CHP’yi vurma çabası. Bunda çok başarılı.
Asıl amaç başka
Tabii Başbakan’ın asıl amacı CHP’yi geçmişiyle vurmak gibi görünse de, dolaylı yoldan söylenmek ve gerçekte yapılmak istenen Atatürk ilke ve devrimleriyle bir hesaplaşmaya girmek ve yakın tarih cahili halkın önemli bölümünü bu yönde etkilemek.
CHP çanak tutuyor
Açıkçası CHP oyunu görse de, siyasi yetersizlikten ötürü Erdoğan’ın tuzağına her seferinde düşüyor ve her cevap yetiştirme çabasında Atatürk ve Cumhuriyet değerleri biraz daha erozyona uğradığı gibi genç neslin dimağı paramparça ediliyor.
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
**************************
Yücel Yeşilceli
6 Şubat 2012 19:05
CHP'nin devrimlerle ilişkisi,aydınlanma ile ilişkisi,iradesi Kasım 1938'de sonlanmıştır.
Hasan Ali Yücel gibi yurtseverler,Mustafa Kemal'in izinden gitmeye çalışmışlarsa da;CHP içine çöreklenen gerici kadrolar buna izin vermemişlerdir.
1965'lerde TİP'nin sol ve anti emperyalist çizgisnin etkisi sonucu,CHP "ortanın solu"nu kerhen
dillendirmeye başlamıştır.1965'lerden beri"aman oyunuzu böldürmeyin" teraneleri sol politik güçlerin önündeki en büyük engeldir.
İç ve dış politikada değişmeyen tek çizgi evet efendimciliktir.İçerde eğemen sınıflara,dışarda
emperyalizme karşı hep ezik politikalar CHP'nin ana çizgisi,temel felsefesi olmuştur.
CHP'nin şimdiki çizgisi NATO'ya giriş çizgisinden farklı mıdır?
CHP üst yönetiminin şimdiki çizgisi,NATO'ya giriş başvurusu yapan kadroların çizgisinden farklı mıdır?
Kuşkusuz hayır.
Atatürk'den sonra yönetime gelenler günmbür gümbür "Biz tam bağımsızlıktan yanayız,NATO'dan,
İMF'den,DB'dan çıkacağız"diyebiliyorlar mı? İsa Gök gibi, cılız bir anti emperyalist sese dahi tahammül
edemediler.
İki ay önce Amerika'da "Biz anti Amerikancı değiliz" diyenler bu yönetimin görevlendirdiği insanlardır.
Kılıçdaroğlu biz devrimciyiz(!) diyor...
Anti emperyalist olmadan,"devrimci" olma özelliği Kılıçdaroğlu'na ve Türkiye'ye özgü olsa gerek.
"Devrimci"lerinin siyasal ılımlı islamı övdüğü tek ülke Türkiye olsa gerek.
"Devrimci"lerinin SOROS,pardon TESEV örgütlenmesi içinde olduğu tek ülke gene Türkiye olsa gerek.
Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, CHP'nin ve de YCHP'nin müzmin hastalığının tedavisi olanaksızdır.
Demokrasi güçlerinin gelişmesinde engeldir ve tarihsel misyonunu tamamlamıştır.
-------------------
6 Şubat 2012 tarihinde Gerçek Gündem'de de yer alan Can Ataklı'nın "CHP kapatılsın" yazısı ve yazı altına
yaptığım yorum.
Can Ataklı: CHP kapatılsın
Vatan yazarı Can Ataklı 'Atatürk'ün partisi' CHP'nin misyonunun bittiğini
Can Ataklı'nın yazısı şöyle;
Sevgili okurlar, her hafta sürekli değişen gündemlerle boğuşuyoruz ama hiç değişmeyen bir gündemimiz var. O da Başbakan’ın her fırsatta 1950’ye kadar olan CHP dönemini eleştirmesi, oradan bugünkü CHP’yi vurma çabası. Bunda çok başarılı.
Asıl amaç başka
Tabii Başbakan’ın asıl amacı CHP’yi geçmişiyle vurmak gibi görünse de, dolaylı yoldan söylenmek ve gerçekte yapılmak istenen Atatürk ilke ve devrimleriyle bir hesaplaşmaya girmek ve yakın tarih cahili halkın önemli bölümünü bu yönde etkilemek.
CHP çanak tutuyor
Açıkçası CHP oyunu görse de, siyasi yetersizlikten ötürü Erdoğan’ın tuzağına her seferinde düşüyor ve her cevap yetiştirme çabasında Atatürk ve Cumhuriyet değerleri biraz daha erozyona uğradığı gibi genç neslin dimağı paramparça ediliyor.
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
**************************
Yücel Yeşilceli
6 Şubat 2012 19:05
CHP'nin devrimlerle ilişkisi,aydınlanma ile ilişkisi,iradesi Kasım 1938'de sonlanmıştır.
Hasan Ali Yücel gibi yurtseverler,Mustafa Kemal'in izinden gitmeye çalışmışlarsa da;CHP içine çöreklenen gerici kadrolar buna izin vermemişlerdir.
1965'lerde TİP'nin sol ve anti emperyalist çizgisnin etkisi sonucu,CHP "ortanın solu"nu kerhen
dillendirmeye başlamıştır.1965'lerden beri"aman oyunuzu böldürmeyin" teraneleri sol politik güçlerin önündeki en büyük engeldir.
İç ve dış politikada değişmeyen tek çizgi evet efendimciliktir.İçerde eğemen sınıflara,dışarda
emperyalizme karşı hep ezik politikalar CHP'nin ana çizgisi,temel felsefesi olmuştur.
CHP'nin şimdiki çizgisi NATO'ya giriş çizgisinden farklı mıdır?
CHP üst yönetiminin şimdiki çizgisi,NATO'ya giriş başvurusu yapan kadroların çizgisinden farklı mıdır?
Kuşkusuz hayır.
Atatürk'den sonra yönetime gelenler günmbür gümbür "Biz tam bağımsızlıktan yanayız,NATO'dan,
İMF'den,DB'dan çıkacağız"diyebiliyorlar mı? İsa Gök gibi, cılız bir anti emperyalist sese dahi tahammül
edemediler.
İki ay önce Amerika'da "Biz anti Amerikancı değiliz" diyenler bu yönetimin görevlendirdiği insanlardır.
Kılıçdaroğlu biz devrimciyiz(!) diyor...
Anti emperyalist olmadan,"devrimci" olma özelliği Kılıçdaroğlu'na ve Türkiye'ye özgü olsa gerek.
"Devrimci"lerinin siyasal ılımlı islamı övdüğü tek ülke Türkiye olsa gerek.
"Devrimci"lerinin SOROS,pardon TESEV örgütlenmesi içinde olduğu tek ülke gene Türkiye olsa gerek.
Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, CHP'nin ve de YCHP'nin müzmin hastalığının tedavisi olanaksızdır.
Demokrasi güçlerinin gelişmesinde engeldir ve tarihsel misyonunu tamamlamıştır.
-------------------
6 Şubat 2012 tarihinde Gerçek Gündem'de de yer alan Can Ataklı'nın "CHP kapatılsın" yazısı ve yazı altına
yaptığım yorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)