31 Ağustos 2010 Salı

BARIŞ TERKOĞLU'NUN YAZISINA CEVABIM

Misafir - Yücel

Ordu, yargı ve emniyet içinde bu işin uzantılarının ortaya çıkarılması için birşeyler yapıldı mı? Konunun can damarı da burası zaten!Yapılmadı,yapmadılar.Üç yıldır "Asimetrik-psikolojik savaş!"hatipleri haksızlığa uğramış meslektaşlarına öncülük edip,birgün olsun Türk Yargısı önünde kanuni haklarını arama dirayetini gösteremediler.Hele sayın Hanefi Avcı'nın tek başına, korkusuzca bu onurlu mücadeleyi vermesiyle birlikte,kimilerinin eveleme-geveleme taktiklerinin arka planının da sorgulanması gerekmektedir.O nedenle,"paslaşma"cılardan "bu işin uzantılarını" bulmalarını beklemek fazla iyimser bir yorum olsa gerek.

2010-08-31 12:38:30

30.08.2010 Tarihinde ODATV:COM'da yayınlanan Barış Terkoğlu'nun yazısına cevabımdır.
1. ORDU'DAN CEMAATE KİMLER BELGE UÇURDU



30.08.2010 17:31

Karakter boyutu :

----------------------

Hanefi Avcı’nın kitabı Türkiye’de bir süredir Ergenekon, Balyoz, Kafes gibi davalarda cemaat parmağı iddiasını doğrulayan tezler sunuyor.
Bu konuda ilginç bir durum Balyoz Davası’nda yaşanıyor.
Önce kısa bir bilgi verelim…
Davaya konu olan 5000 sayfayı bulan harekat senaryosu Aralık 2002’de 1. Ordu tarafından hazırlanıyor. Senaryo 5-7 Mart 2003 tarihlerinde 1. Ordu Komutanlığı’nda tartışılıyor. Senaryo bir savaş olasılığını içeriyor.
Belgelerin orjinalinde bu senaryo kurallara uygun şekilde tartışılmış görünüyor. Nitekim seminerin toplantı sırasında alınan ses kayıtları da dava sanıklarını doğruluyor. Ancak Taraf Gazetesi’nin savcılığa sunduğu ve savcılığın inandırıcı bularak sanıklara dava açtığı belgelerde bu senaryonun yanı sıra Balyoz, Oraj, Suga, Çarşaf ve Sakal’dan oluşan bir darbe planı bulunuyor.
Savcılık 5-7 Mart tarihlerinde düzenlenen seminerde bu darbe planlarının da görüşüldüğünü iddia ediyor. Sanıklar ise Taraf’ın sunduğu belgelerin, 5-7 Mart 2003 tarihinde düzenlenen seminerde konuşulan senaryoya montajlanmış gerçekdışı belgeler olduğunu iddia ediyor.
Şimdi bir an sanıkların suçlu olduğunu ve gerçekten de sözkonusu seminerde Balyoz Darbe Planı'nın konuşulduğunu düşünelim. Kendimizi savcıların yerine koyalım. Kısacası biz de bir olasılık senaryosu yapalım.

Bakalım neler olacak?

PLAN GERÇEKSE

Eğer bu plan gerçekse, seminere katılanlar Kara Kuvvetleri'ne gönderilen senaryodan farklı olarak bir "darbe planını" görüştülerse savcıların ne yapması gerekir? Üstelik bu plan 15 tane gözlemcinin önünde konuşulmuş ve gözlemciler böyle bir darbe planını rapor etmemişlerse...

Elbette burada yapılması gereken seminere katılan herkes hatta gözlemciler de dahil olmak üzere dava açmak değil mi?

Şimdi seminere geri dönelim?

Savcının darbe planlarının konuşulduğunu iddia ettiği bu seminere kaç kişi katıldı?

Gözlemciler hariç 148 kişi.

Eğer konuşulan plan bir darbe planı ise bu 148 kişinin sanık olması gerekmez mi?

Elbette...

Peki 148 kişiden kaç tanesi sanık durumunda?

Toplantıya katılan 148 kişiden sadece 48'i sanık durumunda.

Kısacası savcı ve hakimler, seminere katılanların üçte birine dava açıyor.

Devam edelim...

Toplantıya 15 tane de gözlemci katıldı.

15 gözlemciden sadece 2'si ifadeye çağrıldı. 2 gözlemciden biri hakkında kovuşturmaya yer yok kararı verilirken diğerinin dosyası soruşturması tamamlanmadığı için ayrıldı. Halen şüpheli durumunda.

Sanık olanlar hangi kritere göre suçlanıyor ya da suçsuz bulunanlar hangi kritere göre suçsuz bulunuyor bilmiyoruz. Ancak darbe planının görüşüldüğü iddia edilen seminere katılanlardan bazılarının sanık olarak seçildiği ortada.

GERİYE KALANLAR KİM

Balyoz davasındaki toplam 196 sanıktan 48'inin 5-7 Mart 2003 tarihlerinde seminere katılanlar olduğunu söyledik.

Peki geriye kalan 148 kişi kim?

148 kişi seminere katılmamış, 1. Ordu'nun düzenlediği seminer konusunda bilgisi olmayan ve belki de seminerden haklarında dava açılmasıyla haberdar olmuş çeşitli mevkilerdeki askerler. Bu grubun içinde Orgeneral İbrahim Fırtına'dan Albay Dursun Çiçek'e, son YAŞ'ta terfi bekleyen Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu'ndan Tümgeneral Halil Helvacıoğlu'na kadar dikkat çekici isimler bulunuyor. Kısacası bu isimler katılmadıkları tespit edilmiş seminerden ötürü sanık durumundalar.

Çelişkiler bu kadar değil...

"KOVUŞTURMAYA YER YOK" KARARLARI

Örneğin seminere katılan ve 95.nci Zirhli Tugay Harekat Egitim S. Md. Numan Başboğa'nın ifadesi dahi alınmadan hakkında "kovuşturmaya yer yoktur" kararı veriliyor. (Balyoz İddianamesi, sayfa 980)

Kr.Plt.Tzb. Engin Aydın'ın durumu da ilginç...

Aydın, sözkonusu seminere katılmış. Taraf'ın yayınladığı planlarda "Hassas Tesislerde Görevlendirilecek Personel" listesinde Aydın'ın adı var. Ancak Aydın hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı buna rağmen verilmiş. (Balyoz İddianamesi, sayfa 979)
Bir başka çelişkili durum Kur.Bnb. Necati Yiğit ile ilgili. Yiğit de seminere katıldığı gibi adı Taraf'ın yayınladığı belgelerde "Hasar Tespit Çalışmalarında Görevli Personel" listesinde geçiyor. (Balyoz İddianamesi, sayfa 976) Yiğit hakkında da "kovuşturmaya gerek yok" kararı verildi.

Elbette bu isimler de "sanık olmalıydı" demek istemiyoruz. Yalnızca ortadaki tutarsızlığı göstermek istiyoruz.

PLAN GERÇEKLEŞSEYDİ

Ortada şaşırtıcı bir durum daha var.

Halen darbe planının gerçek olduğunu düşünmeye devam edelim.

Plan gerçekleşse idi, plan içerisinde kuşkusuz kıdemli görevlerden biri seminere katılan subaylar içerisinde İstanbul Merkez Komutanı Tuğg. Gafur Aksu'nun olacaktı. Üstelik sözkonusu seminere katılan Aksu savcılık ifadesinde "susma hakkını kullanmış" olarak görünüyor. (Balyoz İddianamesi, sayfa 979). Buna rağmen Savcılık, Aksu hakkında "kovuşturmaya yer yoktur" kararı verdi.

Birkaç isim daha sayalım...

İstanbul Jandarma Bölge Komutanı Jandarma Tümgeneral Abdulkadir Eryılmaz ya da 2. Kolordu Komutanlığı'nda görevli 8. Mekanize P.Tugay Komutani Tuğgeneral Uğur Uzal hakkında da savcılık seminere katıldığı halde "kovuşturmaya yer yok" kararı verdi. Üstelik Eryılmaz'ın dava dosyasında İstanbul dahil "Ordu Geri Bölgesinde" asayiş durumununa ilişkin senaryoya bağlı olarak yaptığı değerlendirmeler bulunuyor. Hatırlanırsa savcılık bu geri bölge senaryosunun darbe planını içinde taşıdığını iddia ediyor.

ORDU İÇİNDE CEMAAT ÖRGÜTLENMESİ VAR MI

Darbe planları ister gerçek isterse sonradan üretilmiş olsun ortada bir gerçek var ki o da birilerinin bu seminer için hazırlanan senaryoları ordudan sızdırdığı. Sonuçta sızan belgeler belki de yolda değişikliğe uğrayarak, Taraf Gazetesi'nin emniyet ile arasının iyi olduğu bilinen muhabiri Mehmet Baransu'nun eline kadar geldi.

Emniyet İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Hanefi Avcı, son dönem gündeme gelen Balyoz, Ergenekon gibi davalarda İstanbul Emniyet İstihbarat Dairesi'ne kamuoyunun bildiği eleştirileri sunuyor.

Yazımızı henüz aydınlanmamış sorular sorarak bitirelim...

1. Davada sanıklar arasında oluşan yukarıda anlattığımız çifte standardın nedeni nedir? Birileri ordu içinde fişleme yapmış olabilir mi?

2. Doğru veya yanlış bu belgeleri kim sızdırıyor? Hanefi Avcı, ordu ve emniyet istihbaratı içinde örgütlü bir cemaatten söz ediyor. Avcı'ya göre ordu içinde örgütlü uzantılarıyla cemaat belgelere ulaşıyor, belgeler cemaat eliyle suç delili haline geldikten sonra, emniyet istihbaratı içindeki eliyle soruşturmayı yürütüyor. Ordu, yargı ve emniyet içinde bu işin uzantılarının ortaya çıkarılması için birşeyler yapıldı mı?

3. "Acaba, acaba" diyerek son olarak şunu soralım: Yazımızda adı geçen şahıslar arasında İstanbul Emniyet İstihbaratı ile gereğinden daha fazla yakınlaşmış olanlar olabilir mi?

Barış Terkoğlu

Odatv.com

23 Ağustos 2010 Pazartesi

"EY KORKAKLAR! UTANIN"

Misafir - Yücel ........

Değerli yazarın yazısını, daha doğrusu isyanını okuduğumda Çekoslavakya'nın boyun eğmez devrimci gazetecisi Julius FUÇİK'in yaşamı aklıma geldi. DARAĞACINDAN NOTLAR'ın yazarı 1943 yılında Nazi cellatları tarafından idam edildi! Yıl 2010 ve tüm dünyanın ilerici-yurtsever,anti-faşist, devrimci ve sosyalisterinin kalbinde FUÇİK hala yaşıyor! Ya bunları kim tanıyor? Sokağa çıktıklarında kim saygı gösteriyor?
Sadece paraya endeksli bomboş bir yaşam.

23.08.2010 Tarihinde ODATV.COM'da yayınlanan Ayhan Bozkurt'un "EY KORKAKLAR!UTANIN" başlıklı yazısına yaptığım yorum.
EY KORKAKLAR! UTANIN

23.08.2010 01:39

Karakter boyutu :
-----------------------
Biliyorsunuz...
Herkes biliyor artık...
Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı bir kitap yazdı.
Şemdinli’den Ergenekon davalarına, polisteki cemaat örgütlenmesinden iç çatışmalara kadar pek çok bilgi var bu kitapta...
Haber fışkırıyor her sayfasında…
Peki, siz ne yaptınız?
Yirmi yıl önce de aynı şey yaşanmıştı... O gün kalem oynatmadınız.
Bugün de öyle...
Ama bakın, bir avuç gazeteci Odatv’den yapıyor gerçek gazeteciliği.
Hem de evelemeden gevelemeden yapıyor.
Sizin hiç inancınız var mı?
Yandaş medya diyorsunuz ya, hadi o yandaş medya görmemekte haklı! Ama ya siz?
Siz korkaksınız...
Kocaman puntolarla ve kalın harflerle yazıyorum buraya:
Sizin gram cesaretiniz yok!
Neden görmüyorsunuz?
Hükümetten gelen bir telefona mı uydunuz?
Yayın yönetmenlerinizle, muhabirlerinizle boyun mu eğdiniz?
Evet evet, siz korkaksınız, cesaret edip de tek satır yazamazsınız...
Sahi, siz gazeteci misiniz?
Yoo, sizler adlarınızla, sanlarınızla, oturduğunuz koltuklarınızda ahkâm kesen köşe kadılarısınız!
Televizyonlarda saatlerce boş laf edenlersiniz...
Sizler, ahkâm kesmekten başka gayeleri olmayan, yapısalcı, ruhsalcı, yeri geldi mi aydın havasısınız.
Sizler kalemlerindeki mürekkepleri boşa akıtanlar, sizler adları, mevkileri ve sayfalarındaki köşeleriyle gazeteciyiz diyenler!
Sizin katlarınız, yatlarınız, bankalarda paralarınız, açık hesap kartlarınız var!
Sizin her şeyiniz var...
Var ama sizin cesaretiniz yok...
Tarihin sayfalarında sizlerin adları olmayacak, tarih sizi ‘onlar gazetecidir’ diye yazmayacak!
Çocuklarınızın, eşinizin, sevgilinizin, dostlarınızın yüzüne nasıl bakacaksınız?
Ey cesaretsizler! Bu ülkede gazeteciliği uğruna hapislerde yatanlar var, yazdıkları yazılardan dolayı kalleşçe öldürülenler var...
Utanın!
Utanın ve kimsenin yüzüne bakmayın!
Artık şikâyet etmeyin yaşananlardan.
“Muhalifim, mazlumun yanındayım ben” diye dolaşmayın bu topraklarda.
Hatta ve hatta siz bir daha da asla yazmayın!

Ayhan Bozkurt
Odatv.com

21 Ağustos 2010 Cumartesi

"ECE TEMELKURAN TEHLİKENİN FARKINDA DEĞİL"

Önce sayın Özgür'ün "tezlerine" değinelim ve kısaca cevap verelim.Demek ki yıllardır Türkiye'de bir komedi oynanıyor, bizler boşuna endişeleniyor,korkuyor, gereksiz yere çocuklarımızın,torunlarımızın,eşlerimizin,kardeşlerimizin ve yakınlarımızın gelecekleri adına kaygılanıyoruz.Öyle ya,laik Cumhuriyetimizin laikliğinden,Atatürk Devrim ve İlkeleri'nden küçücük,minnacık bir toz zerresi bile koparılamadı,erozyona uğratılamadı...Gerisini saymıyorum bilen biliyor zaten. Bu ne şimdi? Bu aklama-paklamanın farklı bir yöntemi olsa gerek.Daha doğrusu yapılanlara tepkinin törpülenmesinin,soğutulmasının,karşıdakilere "Meraklanmayın canım,her şey kontrol altında" kandırmacasının ince bir işçiliğinden başka bir şey değil bence!.. Diğer taraftan, "Şunun aklını-bunun aklını kim çeldi?" gibi sorular da yaşananlara tam yanıt vermiyor.
Bu ülkede akıl çelecek bir baba Yiğit yok henüz.Jöleli olsa olsa cümrü kadar "akıl çeler." Akıl çelenler Okyanus ötesinden,Soros'lardan,AB'den esen rüzgarlarla gelir akılları çelerler ve giderler..Eğer birileri çelinmeye meyilliyse,zayıfsa,toprağına sıkı sıkıya bağlı değilse,ayrık otu ise, "ikbal"i başka yerlerde arama eğilimliyse, esen sert rüzgarın karşısında zaten dik durması olanaksızdır.Bu yüzden zayıf ayrık otlarının tepesindeki esen uğursuz sert rüzgarlar kayanın(Türkiye'nin) sadece tozunu alıp götürür,o kadar! Ancak,bu görkemli kayayı bir şekilde elimine etmeyi kafalarına koyan dış güçler iş makinalarını,alet-edevatlarını,kimyasallarını görkemli kayanın etrafına yığmışlardır ve uygun zamanı-zemini beklemektedirler.Bakacağız göreceğiz,kaya bu kuşatmaya dayanabilecek mi? Kuşatmayı yapanlar kayanın direnişi karşısında PES edip,"GELDİKLERİ GİBİ GİDECELER!"mi?

21.08.2010 Tarihinde ODATV.COM'da yeralan "Ece Temelkuran tehlikenin farkında değil"başlıklı yazısına yorum yapan iki okuyucuya yaptığım eleştiriler.

20 Ağustos 2010 Cuma

"YILLARIN LİBERALİ NASIL MARKSİST OLDU?"

Misafir - Yücel .........

Adı:G M Tamas,mesleği Felsefe Profösörü.Macaristan Sosyalist Halk Cumhuriyeti'nin okutup yetiştirdiği bir bilim insanı.Emperyalizmin,kapitalizmin sadece cilalı yüzünü görerek,1970'lerde Batı'nın "Hür Radyo" gibi beyin yıkama propoğanda merkezlerinin yalanlarına kapılarak,"ikbal" bekleyerek yolundan şaşan,yetiştiği Emek Cumhuriyeti'ne ihanet eden bir aydının itiraflarını okuyorz yukardaki yazıda!..Öz olarak:Kapitalizmin son aşaması emperyalizm bir aldatmacadır,sömürü düzeninin katmereşmiş halidir,açlıktır,yoksulluktur,eğitimsizliktir,işsizliktir!.. diyor Prof.Tamas. Devam ediyor: " Komünist rejimin yıllar boyunca oluşturduğu modern ve şehirleşmiş toplumun üretim tarzları, kültürümüz birer birer yok edilmişti. Yerine gelen daha iyi bir şey, yapılan bir değişim olmayıp ekonomiye son verilmekteydi. Bir medeniyet yok edilmişti. 1990’larda devlet diye bir şey kalmamıştı-çöküş bütünseldi." Şimdi bir alt-üst olşun,"bir değişimin",bir karşı devrimin içinde yaşamış,öncüsü olmuş bir bilim insanının somut, son tahlillerine kıt bilgilerimizle bizler,kapitalizm şakşakçıları Macaristan'da yaşananları sogulamadan iteleyeceğiz öyle mi? Üstelikte, Marksist Felsefe'ye inananları itaatçı,biatçı kültürle özdeş gösterme sığlığını göstererek...Ne diyor Fatma Gürman hanım: "tamas efendi dönmüş dolaşmış dindaşı marx'ın kucağını bulmuş kendine sığınacak yer olarak ama bana kalırsa yine yanılacağa benzer.." Peki bizler nasıl bir jejimin kucağındayız? Tabi ya emperyalizmle bütünleşmiş kapitalizmde; Okulsuz çocuk,açlık,işsizlik,yolsuzluk,yoksulluk,bedenini (yasal)satmak için bege kuyruğunda kadınlar yok,işgaller yok,savaşlar yok,yeraltı-yerüstü zenginliklerin peşkeş çekilmesi yok!.. Daha ne istiyorsun Tamas efendi? Biri birşeyleri karıştırınca eskiler:"Hartıyı(haritayı) pusulayı karıştırmış"derlerdi.Fatma Gürman'ın hanımın "yorumu" da aynen öyle.

2010-08-20 17:09:38


----------------------

Misafir - fatma gürman

bu beyefendi devletçi monopol kapitalizminde yaşamış muhalif olmuş,kimileri sovyet sistemi de diyor ama bence bu sovyet kavramına hakaret olur.özel girişimciliği en büyük değer olarak kabul eden uluslarası büyük sermayenin kendisi için özgürlükçü,liberal kapitalizmine kavuşmuş ama yine muhalif...dönüp dolaşıp dindaşı karl marx'a sığınmış...insan aklı böyle turlar atıyor işte...dünyada ne sermaye nede işçi sınıfı karl marx'ın bıraktığı yerde değil,öngördüğü yerde de değil.tamas efendi dönmüş dolaşmış dindaşı marx'ın kucağını bulmuş kendine sığınacak yer olarak ama bana kalırsa yine yanılacağa benzer...neden sermaye ve işçi sınıfı marx'in ön gördüğü yerde değil ??? sermaye onun ön göremediği bir keşif yapmış da ondan. paradan para kazanmayı icat etmiş.hatta bu icat ona emekten para kazanmaktan daha az külfetli olmuş ve daha çok kar getirmiş.yani tarihin otoyolunda emeğe bağlı sermaye modeli marxist arabayı sermaye bu icadıyla öyle bir hışım solladı ki hızını alamayıp uzaya çıktı,satellitleşti dünyanın etrafında 24 saat dur otur bilmeden dolanıyor,borsa borsa uğrayıp ikmal yapıyor,sıcak para,soğuk para,kara para,ak para,paraparapara dolanıyor...arada bir arıza olunca inip dünya yüzüne kamu fonlarından tamiratı yapılıyor sonra yine pırr,uçtu uçtu kuş uçtu...ayakbağı falan yok öyle şey,örgütlü emekmiş,sendikaymış,işçi partisiymiş.grevmiş.devrimmiş,tek yolmuş iplemez...işçi sınıfı nerde hani öngörülen örgütlü,disiplini sınıfının bilincini taşıyan devrim yapacak sanayi proletaryası...yerini işsizler sınıfına bırakarak geriledi...çoğu marxistin horladığı lümpen proletarya garip gureba adı altında aslanlar gibi toplumsal formasyonda orta direk olarak yerini aldı...gökten yağan sermaye kırıntıları ki bizde ona sadaka deniyor babalar gibi yaşıyor...marx'ın öngörüleri gerçekleşmedi gerçek dünyada.tamam.ama hayallerimiz...onlar gerçekleşmeseler de bizimdirler.ve insan hayal ettiği kadar yaşar.hayallerimiz tek özgür olabildiğimiz alanlardır."bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine,bu hasret bizim"...hasret yerine hayal kelimesi de konulabilir...bundan daha az ve öz anlatılamaz sosyalizm...ve bu türkçede mümkün.bu da bizim gururumuz...tamas efendi de buyursun gelsin,hoş gelsin,sefalar getirsin,hayallerini hayallerimize katsın...aslında ben ona ismet özel'in bir şiirini hediye etmek istiyordum,laf uzadı,şöyle diyor şair; "ağlamadan,dillerim dolaşmadan,yumruğum çözülmeden,gecenin karşısında şafaktan utanmayıp,utandırmadan aşkı,üzerime yüreğimden başka muska takmadan,konuşmak istiyorum"... tamas efendi de utandığı şafaklar yaşayanlardan anladığım kadarıyla onun için çağırıyorum aramıza...

2010-08-20 11:12:25

20.08.2010 tarihinde ODATV.COM'da yayınlanan"YILLARIN LİBERALİ NASIL MARKSİST OLDU?" başlıklı yazıya Fatma Gürman adlı yorumcu yorum yapmış olup,karşı cevabım sonraki sayfada yeralmıştır.

"YILLARIN LİBERALİ NASIL MARKSİST OLDU?"

20.08.2010 01:35
Karakter boyutu :
----------------
G M Tamas Macaristan’da komünist rejime karşı ilk bayrak açanlardan. Muhaliflikten yola çıkarak, rejimin devrilmesi sonrasında, politikanın en yüksek kademelerine kadar çıkıyor ve büyük düş kırıklığına uğrayarak kendisine yepyeni bir rota çiziyor. Şu anda Budapeşte’de felsefe profesörü olan Tamas İngiltere’de yayınlanan International Socialism adlı derginin 2009 Yaz sayısı için yaptığı söyleşide günümüzün politik, ekonomik ve ideolojik kavgasını anlamamıza yarayacak önemli ipuçları veriyor. Söyleşiyi özetleyerek, derleyerek veriyoruz.

Rejime karşı muhalefete 1970’lerin sonunda başladım. Hareketimiz özgürlükçü soldan esinleniyordu. Zamanla liberalizmi benimsedik. Kimimiz, ben mesela, liberalizmimizi aşırılıklara vardırdık. Orta ve doğu Avrupa’daki eski sosyalist ülkelerde bizim gibi muhalif grupların ideolojik ve sosyolojik kökenleri hep soldu. Kavgamız başlangıçta sosyalizm değil, Stalinizm’le idi. Marksist yönüm çok ağır basmıyordu, ancak özgürlükçü sosyalist idim. 1988’lere geldiğimizde bir kırılma yaşadık ve liberal insan hakları söylemi ön plana çıktı. Bu kırılma her yerde ayni şekilde yaşandı. 1990’ların ortasına kadar benim diğer çağdaşlarımdan bu anlamda bir farkım olmadı. On beş yıllık muhaliflik yaşamımda bana iş vermediler. Gizli çalışmak zorunda kaldım. 1986 yılında yurt dışında öğretmenlik yapmama izin verdiler. ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkelere gittim, Oxford Üniversitesi’nde araştırmalar yaptım. 1988 yılından itibaren rejime karşı muhalefetim organize ve formel bir nitelik kazandı. Mitinglerde konuştum, protesto hareketleri örgütledim. Sivil toplum şahlanmış, binlerce örgüt ortaya çıkmıştı. Çok güzel günlerdi onlar. 1988-1992 yıllarını hep konuşarak, tartışarak geçirdik ve hiç uyumadık.

Tüm bunlar hiçbir netice vermeyen, sosyolojik hayal kurmaktan öteye geçmeyen faaliyetlerdi ancak biz bunu özgürlük olarak algıladık ve de öyle olmasını umut ettik. Ben bu gelişmelerin tam ortasındaydım ve sonunda Özgür Demokratik İttifak’ın temsilcisi olarak parlamentoya seçildim. Bu parti rejim muhalifleri tarafından kurulmuştu, parlamentonun ikinci büyük partisi idi. Liberal bir parti idi, ben de partinin en sağ kanadında yer alıyordum. İnsan hakları açısından-azınlık hakları, kültürel özgürlükler, eşcinsellerin eşit hakları-solda olup Amerikan liberalizminden esinleniyordu. Ancak ekonomik politikalar açısından neo-con bir partiydi. Ben bu karışımın doğruluğuna inanmıştım.

SINIF SAVAŞINDA KARŞIMIZA ÇIKAN SÜRPRİZ

İlk seçim kampanyamızda kendimizi has düşman olarak gördüğümüz Stalinist partiyle mücadeleye hazırlamış iken birden kendimizi hiç tahmin etmediğimiz şekilde muhafazakar sağ ile kapışmış bulduk. Muhafazakar sağ bize “Yahudi komplocuları,” “atalarımızın düşmanları,” gibi sloganlarla saldırıyordu. Bu bir anlamda eski günlerin “batıcılar-ulusalcılar,” “kozmopolitanlar-vatanseverler,” şeklindeki ön yargıların devamı niteliğindeydi. Ve kaçınılmaz olarak Macar sağının acayip, antika tekerlemesi olan “yabancı hayranı,” “soyu köklü,” ifadelerini de bu arada hatırlayalım. 1990’larda başlayan bu çekişme bugün aynen devam ediyor. 1988-89 yıllarına kadar Stalinistlerin “sizi asacağız,” şeklindeki tehditlerine alışmıştık ve bunların devam edeceğini bekliyorduk. Halbuki karşımıza ulusalcı sağ çıkıverdi. Posterlerimi yırtıyorlar, üzerlerine gamalı haç işaretleri yapıyorlardı. Ne var ki bu hezeyanlar geniş seçmen kitlesi tarafından destek görmüyordu.

GERÇEKLER ORTAYA ÇIKIYOR

1994 yılında kafam karışmış bir şekilde profesyonel politikayı bıraktığımda seçimleri sosyal-demokrat ve liberal karışımı güçler kazanmıştı. Bu gelişme karşısında ulusalcı sağ tehdidi ortadan kalkmış gibi oldu. Bu arada geriye dönüp baktığımda, politikanın en yüksek mevkilerinde görev yaparken 2 milyon kişinin işini kaybettiğinin farkına vardım. Bu gelişmelerin olduğundan politikacılar konuşmalarında hiç bahsetmemişti. Hayatımın en utandığım umursamazlık olayıdır bu. Politik tartışmalar anayasal haklar için, devlet radyo ve televizyonunun kontrolü için yapılan kavgalar, monarşi mi cumhuriyet mi çekişmesi üzerine yoğunlaşmış yaşamsal sorunlar es geçilmişti. Politik mücadelede kamplaşma önemsizdir demiyorum. Ancak üzerimize çökmüş bulunan ekonomik felaket karşısında kamplaşma o kadar ön plana çıkmamalıydı. Bizler ise bu ikisi arasındaki ilişkiyi göremiyorduk. Yeni egemen sınıf neden medyada tekel kurmak istiyordu? Çünkü gittikçe fakirleşen çoğunluğun desteğini yitirmişti. O kadar naiftik ki, kendimizi, koşullarımız bakımından hiçbir anlamı ve etkisi olmayan klasik liberalizm söylemine kaptırmış gidiyorduk. O nedenle Macaristan Liberal Partisi yok olup gidecek ve buna da müstehak.

Yasa meclise geldiğinde durumun farkına vardım ve bir daha seçimlere girmemeye karar verdim. Sakın bunları sadece Macaristan’a özel bir durummuş gibi düşünmeyin. Sibirya’dan Prag’a, Alma Ata’dan Doğu Berlin’e sorun hep ayni idi. Yapılanlar ekonominin transfomasyonu olmayıp tam tersine toptan çökertilmesiydi. Kapitalizmin yıkıcı gücünün en şiddetli bir şekilde sergilendiği bir tecrübeydi. Yöntem dünyanın her yerinde ayni idi: küçülme, taşeronlaştırma, özelleştirme ve insanları sokağa atma. Yeni pazarlar arayan yabancı sermaye gelmiş ve bedavaya satın aldığı imalat sektörünün kapısına kilit vurmuştu. Bu uygulamalar her yerde oluyordu. İşçiler yığınlar halinde işlerini kaybediyordu. Ama bizim açımızdan bir farkı vardı bu uygulamaların: yaşam biçimimizi yok ediyorlardı. Komünist rejimin yıllar boyunca oluşturduğu modern ve şehirleşmiş toplumun üretim tarzları, kültürümüz birer birer yok edilmişti. Yerine gelen daha iyi bir şey, yapılan bir değişim olmayıp ekonomiye son verilmekteydi. Bir medeniyet yok edilmişti. 1990’larda devlet diye bir şey kalmamıştı-çöküş bütünseldi. Ve bunlar olurken bizler, toplumun krem tabakası, özgürlüğün, açık toplumun, çoğulculuğun, fantezi dünyasının, keyif için yaşamanın zaferini kutluyorduk. Zevk düşkünlüğüne kapılmıştık ve bundan olağanüstü utanç duyuyorum.

Bir yandan da işlerin iyi gitmediğini seziyordum. Yazılarımda bu düşüncelerimi aktarmaya çalışıyordum. Ancak analiz diye ortaya koyduklarım içi boş politik safsatalardı. Mesela Amerika’nın Balkanlar’daki politikaları, Körfez Savaşı, gidişattan genel bir memnuniyetsizlik-bunlar göstergeydi. Ne var ki biz bunların geçici şeyler olduğunu düşünüyorduk. Geçiş dönemi sıkıntılı, ancak sonunda her şey güzel olacaktı. Olmayacaktı, olmuyordu. O nedenle, düşüncelerimizdeki yanlışların kaynağına inebilmek için kendimi tekrar okumaya verdim. Teori çalıştım, ekonomi ve tarih konularına daldım tekrardan. Bu çerçevede Liberalizmin muhafazakar eleştirisini inceledim ve bu inceleme bana Marksizm’e geçiş yapmam konusunda yardımcı oldu. Ben hiçbir zaman iyi bir Marks öğrencisi olamamıştım daha önceleri. Pazar ekonomisine geçişin neden o şekilde bizdeki gibi olduğu, pazar ekonomisinin ne genelde ne de eski sosyalist ülkeler için yeterli olamayacağı konularına kafa yordum, anlamaya çalıştım. Bunları öğrenmem çok uzun sürdü ancak sonucunda yep yeni bir kişilik ve düşünce yapısı kazandım.
Macaristan’da muhalefet hareketi sol gelenekten geliyordu. 1980’lerde Batı ülkelerini dolaşmıştık. O nedenle modern kapitalizmin günahları hakkında bilgimiz vardı, buna rağmen onu tümüyle kabul ettik. Çünkü Sovyet tipi bir sistemi soldan değiştirmenin olanaksız olduğunu düşündük. Amacımıza hizmet edeceği düşüncesiyle kapitalizmi seçerken tercihimizin bedelini ödemeye hazırdık. Biz buna bedel diyorduk ama aslında bu kapitalizme olan aşkımızdı.

Artık bundan sonra kafası karışık özgürlükçü sol akıma tekrar dönemem. Sosyal devleti amaçlayan sosyal-demokrasinin de zamanının geçtiğini düşünüyorum. Sosyal-demokrasi tüm eksikliklerine rağmen iyi bir sistemdi ve uzlaşma kültürü üzerine kurulmuştu. Şimdi uzlaşmadan söz etmek olanaksız, sadece sermayenin mutlak egemenliği geçerli. Kapitalizmin şimdiye kadar her türünü denedik:sosyal-demokrasiyi, Nasyonal Sosyalizmi, askeri diktatörlüğünü, Katolik korporatist şeklini, vs.. Ve sorunlar hala devam ediyor. Dolayısı ile burjuva akımlarla yolları ayırdıktan sonra geriye bir şey kalmamıştı. O nedenle devrimci Marksist olmaya karar verdim. Bundan başka daha saygın ve akıllı bir yol göremedim. Yapılanları görüyoruz, kapitalizmi insancıl bir şekil vererek kurtarma olanağı kalmamıştır.

GÜNÜMÜZDE MACARİSTAN’IN HALİ...

Sanayi ve tarımımız çökerttirildikten sonra egemen politik sınıf Macaristan’ı dünyanın finans merkezi yapacağı iddiasını ortaya attı. Tam bir deli saçması. 1990’ların başında, ekonomi tamamen çöktükten sonra biraz yabancı sermaye geldi. Ucuz emek bolluğu vardı. Orada burada inşaat faaliyetleri filan. Yabancı sermaye şirketleri kapatmak için satın alıyordu. Böylece rekabeti yok edip pazarda tekel olmaktı amacı. Ancak işsizlik olağanüstü boyutlara varınca talep diye bir şey kalmadı. Sonuçta uluslararası tekeller şimdi ülkeyi terk ediyor.

Şu anda emeklilerin sayısı özel sektörde çalışanlarınkini geçmiş durumda. Yaşam standardı dibi gördü, çalışma saatleri devamlı artıyor, her yer işsizler ordusu ile dolup taşıyor. Macar halkı hayatında hiç görmediği, alışık olmadığı şekilde aç geziyor. 1970’lerde, 1980’lerde bölgenin en gelişmiş, refah içindeki ülkesiydi. Şu an politik kavga gittikçe eriyen kamu kaynaklarını ele geçirme savaşından başka bir şey değil. Kavganın bir ucunda orta sınıf var diğer ucunda nüfusun geri kalan bölümü. Herkese yetecek kadar kaynak yok. Tam da aşırı sağa yol açacak bir durum. “Sosyalist” hükümet sosyal harcamaları devamlı kesiyor. Bu da sınıf kavgasına ırkçılık ve polisiye tedbirlerle yaklaşmayı beraberinde getiriyor. Sosyal yardıma muhtaç olanlar aşağı bir ırk veya tembel insanlar olarak yaftalanıyor. Çözüm olarak önerilenler ise daha fazla polis, daha fazla hapishane ve bu şekilde proletarya kontrol altında tutulmak isteniyor.

Bu nefret ortamında bir yandan emekliler, işsizler, sosyal yardım alanlar “parazit” olarak görülüyor, diğer taraftan da bu görüşe karşı egemen sermaye “kökü dışarda güçler” olarak nitelendiriliyor. Bu toplumda el emeği ile çalışanlara karşı nefretlerini artık saklamıyor insanlar. Batılı liberallerin Doğu Avrupa’daki ırkçılığı, neo-faşizmi, zenofobiyi eleştirmesi köksüz kozmopolitan finansa sermayesine, yaşam hakkını yok eden “politik doğruculuk” tavırlarına karşı halkın gösterdiği ulusal direnci zayıflatmayı amaçladığı şeklinde algılanıyor. Bugünün Macaristan’ında bir yanda burjuvazi, orta sınıflar, uluslararası sermaye farklı fakat çakışan menfaatleriyle iktidar koalisyonu oluşturmuş vaziyette işçi sınıfına ve marjinalleşmiş kesimlere karşı savaş açmış durumda. Şu anda ezilenler bu saldırıya karşı bir alternatif üretememiş durumda: ama bir alternatif bulmak zorundayız.

Enis Üser
Odatv.com

20.08.2010 Tarihinde ODATV.COM'da yayınlanan yazı bu sayfalara aktarılmış olup,bu yazıya yorum yapan Fatma Gürman adlı yorumcunun yazısı bundan sonraki sayfaya aktarılacak ve devamında benim yorumum eklenecektir.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

GÜRSEL TEKİN'İN MYK'YE SEÇİLMESİ

Bilime,bilim insanlarına,insanı insan,birey yapan tüm çalışmalara can kurban! O yüzden hiç tıp eğitimi almadığımız halde doktorumuza "Hocam" demezmiyiz? Bu nedir? Bu önce bilime, sonra emeğe saygının gereği değilmidir?
Şimdi bilimsellikten,bilimden çıkıp farklı bir yöne,izninizle politikaya yolculuk ettireceğim sizleri."Politika bir bilim dalı değilmidir?" dediğinizi duyar gibiyim.Evet,gelişmiş toplumlarda politika bir bilim olarak algılanır ve politik süreçler,sentezler sürekli "deneme-yanılma" metoduyla değil,bilimsel veriler ön koşul kabul edilerek uygulamaya,hayatın içine sokulur.Bizde ise,babadan kalma,ağadan kalma,güçlüden kalma,akılcılıktan uzak yöntemler politik yaşama enjekte edilir!.." Ben yaptım oldu" mantığı öylesine iliklere işlenmiştir ki;Karşı çıkanlar yalnızlaştırılır,dışlanırlar!
Uzattım ama konu şu:Bugün CHP'de MYK seçimleri vardı.Kimi yandaş medya ve bir internet sitesi işi- gücü bırakarak bu seçime odaklanmış.Gürsel Tekin MYK'ye seçilecek mi? Evet,neden neden bu şahısın her seçimi Türkiye gündemine oturuyor? Uluslar arası büyüklükte bir başarı mı kazanmıştır? Dünyanın tanıdığı önemli bir beyin midir? Vazgeçilmez oluşunun "sırrı" nedir? Eskilerin deyimiyle sayın Gürsel Tekin'in "Esbab-ı mucibesi" nedir allahaşkına?
En son medyadan izlediğim eylemi "Kara çarşaf açılımı" yapmasıdır.Son olarak şunu ekleyeyim:Sayın Tekin'in tüm seçimleri sancılı olacaktır ve CHP Genel Başkanı olmadan mücadelesini bırakmayacaktır.Bunu da tarihe bir not olarak düşelim.

04.Ağustos 2010 tarihinde CHP MYK seçimleri yapılmış olup,Gürsel Tekin'in MYK'ye seçilmesine ilişkin yaptığım yorumdur.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

"PROF.DR.YALÇIN KÜÇÜK ÇOK KIZGIN"

İşte bu ülke böylesine sığlıklarla dolu "fikirlerin" üretildiği bir ülke.Kocaman bir kütüphaneyi dolduracak kadar sayısız yapıtlara imza atan Yalçın Küçük "kamilpark"adlı yorumcuya göre nasıl da "yanlışa düşmüş" bakarmısınız? Üstelik,"Paşa hazretleri gevezeliği ile olayları doğru analiz etmesi de mümkün değil" miş. Değerli Yalçın Küçük bir tesbitte bulunarak Suriye'nin yeni rolünü,İsrail'le Suriye arasındaki ittifakın hangi olasılıklara gebe olduğunu,İsrail'in genişleme politikalarının üniter yapımız ve toprak bütünlüğümüze etkilerini, ABD'nin ülkemizin geleceğine ilişkin olası senaryolarının ip uçarını veriyor!.. Tüm bu toz -duman içinde "yeni dünya düzeni" patronajındaki ülkenin Türkiye'ye dayatmaları,TSK operasyonlardaki parmağı tartışılmıyor,Yalçın Küçük'ün dikine söylediği "UYAN TÜRKİYE!..." mesajları birilerini rahatsız ediyor.Ama bunu "tarafsız"mış gibi yapmak,kimi "etkili ve yetkili"leri masum göstermek çok öemli.Sahi bu Yalçın Küçük solcu değilmi? "Solcuların,devrimcilerin söyledikleri külliyen yalandır!" O halde Doğru nedir? Doğru, "ABD'nin politikalarını sessiz-itirazsız uygulamaktır",değilmi? Bitmez-tükenmez bir sol paranoyası bu olsa gerek.


29.07.2010 Tatihinde Yalçın Küçük'ün ODA TV'de yayınlanam "YALÇIN KÜÇÜK ÇOK KIZGIN" başlıklı söyleşisine bir yorumcunun verdiği cevap ve bu cevaba tarafımdan yapılan yorum.